“Karşıt düşüncelere saldırmak yerine barış yolları arayarak yaşam kalitemizi yükseltebiliriz. Ancak o zaman, neredeyse bunalıma sürüklendiğimiz siyasal atmosferde kendimize dönüp bakabilir, özeleştiriler yapabilir ve kararlarımızı ortak iyiliğe hizmet eder hâle getirebiliriz,” diyor Albert Einstein.
Bugün kutuplaşma, yalnızca siyasi bir kavram değil; gündelik hayatın diline, bakışlarına ve hatta suskunluklarına sızmış bir hâl olarak karşımızda duruyor. Beğenmediğimiz her düşünceyi aşağılamak, her itirazı tehdit olarak görmek ve katılmadığımız fikirleri tehlikeli ilan etmek; toplumu sessizce ama derinden yaralıyor. Kendi doğrularını mutlaklaştıranlar, farklı düşünenleri düşmanlaştırırken aslında en temel insani ve evrensel değerlerden ne kadar uzaklaştıklarını fark edemiyorlar.
Kutuplaşma yalnızca fikirler arasında değil; şehirler, mahalleler, hatta aynı masanın etrafında oturan insanlar arasında da büyüyor. Coğrafya, kültür ve yaşam tarzı farklılıkları, bizi birbirimize yaklaştırmak yerine giderek uzaklaştırıyor.
İçinde yaşadığımız koşullar, doğduğumuz aile, aldığımız eğitim, üye olduğumuz dernekler, spor kulüpleri, siyasal partiler, sivil toplum kuruluşları, akranlarımız, medya ve sosyal medya dünyası bizi biz yapan unsurlar olduğu kadar, farkında olmadan aramıza duvarlar ören etkenler hâline de gelebiliyor.
Bu duvarların gölgesini ne yazık ki okullarda yaşanan şiddet olaylarında da görüyoruz. Akran zorbalığı, öğretmenlere yönelen sözlü ve fiziksel şiddet, aslında yalnızca bireysel öfkenin değil; toplumsal bir çözülmenin işaret fişekleri.
Bizden farklı düşünen, hatta topluma zarar vereceğine inandığımız kişi ve yapılarla mücadele elbette gereklidir. Ancak bunun yolu bağırmaktan, damgalamaktan değil; ahlaklı, tutarlı ve vicdanlı bir tartışma kültürünü yeniden inşa etmekten geçer.
Sizinkiyle çatışıyor gibi görünen fikirlere veya kimliğe sahip olan insanları reddetmek, yargılamak yerine, anlayış ve alçakgönüllülük ile ortak insanlık duygusu geliştirilebilir.
Bir zamanlar okullarda münazara vardı. Sözcükler kılıç gibi savrulmaz, düşünceler terazide tartılırdı. Konular günler öncesinden belirlenir, öğrenciler farklı görüşleri savunmayı öğrenirdi. Münazara günü, bütün okulun önünde sadece sesler değil, fikirler yarışırdı. Kazanan, karşısındakini susturan değil; dinleyeni ikna edendi.
Ortaokul ve Lise’de heyecanla izlerdik. Eğitim gördüğüm üniversite, mühendislik alanında olduğu için münazara yerine laboratuvarlara ağırlık veriyordu. Ancak bizim eğitim gördüğümüz yıllardan çok önceki tarihlerde bile üniversitelerde münazaraların turnuvalar biçiminde yapıldığına basında rastlıyoruz.

Bugün ise münazaranın yerini münakaşa aldı. Dinlemek yerini bastırmaya, anlamak yerini yargılamaya bıraktı. Oysa kendini ifade edebilen, karşısındakini incitmeden konuşabilen bir toplumdan; ayrımcılığı, dışlamayı, damgalamayı ve ötekileştirmeyi normalleştiren bir noktaya savrulmayı kabul etmek mümkün değil. Farklı olanı toplum dışına itmek, aslında insanlığın ortak paydasını inkâr etmektir.
Ağaç kökünden beslenir; insan ise ailesinden, okulundan ve gördüğü örneklerden... Anne babadan öğrenilen ilk sözler, öğretmenden duyulan ilk cümleler, okunan kitaplar, izlenen filmler, sahnede yankılanan bir tiyatro repliği ya da bir konser salonunda yükselen ezgi… Bunların her biri insanın iç dünyasını sessizce inşa eder.
Sanat; yalnızca estetik bir uğraş değil, aynı zamanda ruhu incelten, vicdanı genişleten ve insanı insana yaklaştıran bir köprüdür.
Ne var ki bugün genel kültürün yerini magazin, derin okumanın yerini hızlı tüketim aldı. Haberlerin yalnızca fotoğraflarına bakıp geçmek, kitapla ve sinemayla araya mesafe koymak, sosyal medyada dolaşan her cümleyi sorgusuz kabul etmek; duyarlılığı da beraberinde aşındırıyor.
Oysa toplumların hafızasında iz bırakan devlet adamları, edebiyatçılar ve sanatçılar; yalnızca yaşadıkları dönemi değil, gelecek kuşakların vicdanını da şekillendirir.
Euripides’e göre duyarlılık, aklın kılavuzluğunda anlam kazanır. Aklın olduğu yerde vicdan, vicdanın olduğu yerde sorumluluk vardır. Akıl yürütecek irade göstermek ve insani duyarlılık da gerekiyor. Bugün barıştan çevre kirliliğine, iklim krizinden toplumsal adalete kadar Dünya’nın ve Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunlar, bizlere tek bir gerçeği fısıldıyor: Uzlaşmadan, birlikte düşünmeden ve birbirimizi anlamadan çıkış yok.
Belki de artık kendimize ve çevremize daha dürüst bir ayna tutmanın zamanı gelmiştir. Birbirimizi duymayı ve dinlemeyi öğrenmek, geri çekilmek, susmak ya da doğrularımızdan vazgeçmek anlamına gelmez.
Aksine, insanın kendi inandığı değerlerin arkasında dimdik durabilmesi için önce karşısındakini anlayabilecek bir olgunluğa erişmesi gerekir.
Kendi doğrularının peşinden gitmek, haksızlığa karşı sözünü sakınmamak, gerektiğinde itiraz edebilmek bir erdemdir. Ancak bu duruş; incitmeden, aşağılamadan, karalamadan ve başkasını yok saymadan sergilendiğinde gerçek anlamını bulur.
Güçlü olan, sesini yükselten değil; sözünü adaletle kurabilendir. Cesaret, başkasını susturmakta değil; kendi fikrini insan onuruna zarar vermeden savunabilmektedir.
Eğer bunu başarabilirsek; münakaşanın gürültüsünden kurtulup, fikrin ve vicdanın onurunu koruyan münazaranın iklimine yeniden dönebiliriz.