“Nazım Hikmet” ile “Kastamonu” arasındaki rabıta, teyelimsi bir raptın ötesine varan sıkılıkta, bir yanıyla gönül çalan sihir diğer yanıyla da gerçekliğin dayanılmaz iknası…

Öylesi bir bağ ki, Nazım Hikmet’in hayat serüveni “İ.Ö.” ve “İ.S.” şeklinde tasnif edilebilir pekala, “İnebolu’dan Önce” ve “İnebolu’dan Sonra”.

Dedesinden aldığı Mevlevi öğreti ile henüz çocuk yaşında “Ebede set çeken zulmeti deldim / Aşkı içten duydum, Arş’a yükseldim / Kalben temizlendim huzura geldim / Ben de müridimin işte Mevlana” dizelerini yazan ve elverdiğince sema dönen ve ardından gençliğinde “günlerin o gün getirdiği” rüzgar ile sert milliyetçi kesilerek Çanakkale çıkarmasının akabinde yazdığı “Mehmet Çavuşa!” başlıklı şiirinde “Yine Türk’ün gemisi / Denizleri aşacak / Yine Türk’ün tarihi / Yaldızlı sahifeler yazacak” diyen Nazım Hikmet…

İnebolu’da başlayıp Ankara’da biten yolculuğunda nasıl olup da “komünist” olmaya meyyan oldu ucu bucağı vakit diliminde.

Mustafa Afacan Köşe (2)-104

Ne müphem ne de zımnidir Nazım Hikmet’in İnebolu’da zihninde yeşerttiği “öğrenilen umut”…

Tüm tafsilatı ile ayan beyan.

1 Ocak 1921’de İstanbul’un Sirkeci rıhtımından İnebolu’ya çıkmak için “Yeni Dünya” vapuruna arkadaşı Vala Nureddin ile binen Nazım Hikmet baş döndüren devrialem ile Ankara’ya ulaştığında “olgun, bilgin, kararlı” bir hüviyete kavuşma yolundaydı…

Gördüğü, duyduğu ve yorumladığı çelişkilerin içinden çıktı, kozasından doğan ipekböceği misali, İnebolu/Kastamonu’da.

(“Nazım Hikmet”…

İsmindeki Nazım’ı dedesinin isminden Hikmet’i ise babasının isminden aldı ki doğumda konulan ismi “Mehmet” idi.

Mustafa Afacan Köşe (3)-69

İstanbul’un İtilaf devletlerince “resmen” işgale uğramasının ardından öfke ile doluydu, işgal askerlerinin taşkınlıklarını kaldıramıyordu, keskin bir kılıçtı zihni…

Sirkeci rıhtımından tüccar kılığında vapura binerlerken yolcu etmeye gelenler arasındaki tarih öğretmeni “Emin Ali” tembihledi sıkı sıkı: “Mustafa Kemal’in izinden ayrılmayın. Anadolu’da türlü cereyanlarla karşılaşacaksınız, hiçbirine uymayın. Sözümü dinlerseniz bütün yollar önünüzde açılacaktır.”

İnebolu adeta bir “süzgeçti”, İstanbul’dan her gelen yolcu Ankara’ya geçirilmiyordu, Kuvayi Milliye’nin tahkikatı sonucu sicili sıkıntılı çıkanlar gerisingeriye vapura bindiriliyordu…

Nazım Hikmet ve Vala Nureddin’in Ankara nezdinde referansları “Doktor Adnan” ve “Halide Edip” idi, kısa bir soruşturmanın ardından geçiş izni aldılar, ancak yine de heyecan içinde kalplerinin atmasına engel olamadılar.

Mustafa Afacan Köşe (1)-102

Nazım Hikmet ile İnebolu’da kaldıkları Karadeniz Oteli’ni Vala Nureddin anlatıyor satırlarında…

“İskeleden bakınca yokuş üzerinde, sağ kolda üçüncü blokta gibi aklımda kalan bir otelde dört kişilik bir odaya yerleştik. Otel de otel. Hakkuran kafesi… Karadeniz’in rüzgarı pencereden giriyor, kapıdan çıkıyor. Duvarlar bile zıngır zıngır. Mevsim o günlere kadar mülayim gitmişti. Birdenbire poyrazladı, sertleşti. Isı da düştü.”

Günümüzde İnebolu Ticaret ve Sanayi Odası ile Türk Ocağı’nın arka cephesinde yer alan pembe boyalı Karadeniz Oteli, zemin katında ikinci el eşya satışı yapılan atıl bina görünümünde, bir asır öncenin “Hakkuran Kalesi”…

Sert esen rüzgar duvarlara sinen mısraları söküp almış mıdır?

Nazım Hikmet ve Vala Nureddin’in gayeleri Mustafa Kemal Paşa’nın emrine girmekti elbette, onun yolunda yürümekti, Milli Mücadele’nin birer neferi olmaktı…

Vala Nureddin bizatihi altını çiziyor “Nazım Hikmet’in İnebolu’ya geldiğinde zihnine komünistliğin tohumunun düşmediğini”, ki ilk günlerde mekan tuttukları İnebolu Gençler Mahfili de milliyetçi hislerine tercüman olması yanı sıra artıran bir ortamdı, okuduğu milliyetçi şiirleri sürekli alkış alıyordu Nazım Hikmet’in.

Ta ki…

İleri ki yıllarda yazdığı “Alnı yukarda / kırmızı boyun atkısı rüzgarda / yürüyor. / Yürüyor adım adım / yürüyor ağır ağır / yürüyor” dizeleriyle başlayan “Yürüyen Adam” şiirinin kahramanı “Sadık Ahi” ve beraberindeki “Spartakist” ekip ile İnebolu’da tanışıncaya kadar.

Soyadı kanunuyla “Mehmet Sadık Eti” ismini alan Sadık Ahi ve beraberindekiler de Almanya’dan gelerek Ankara bileti bekliyorlardı İnebolu’da…

Sadık Ahi ve arkadaşlarının Nazım Hikmet ve kendi üzerindeki etkisini Vala Nureddin “İnançlarımızda büyük bir deprem oluyordu. Manevi bir sarsıntı geçiriyorduk; iki kutup arasında bocalamaktaydık. Spartakistlerin aşıladığı sosyalist fikirler ve o güne kadar kişiliğimizi yoğurmuş bulunan milliyetçi fikirler arasında” satırlarıyla anlatıyor, ancak iki arkadaş yine de yokuş aşağı frenle iniyorlardı.)

Mustafa Afacan Köşe (2)-103

(Elbette Sadık Ahi’nin teorisyenliği ikna ediciydi ama yeterli değildi…

İnebolu’dan Kastamonu yolu üzerinde ve Kastamonu’da gördükleri “varsıl/yoksul” tezadı iki delikanlıyı şaşkına çevirdi, bir yanda sulandırılmış un bulamacını sac ekmeğine katık eden yoksulluk diğer yanda üç atlı yaylı arabalarında keyif ile hayat yaşayan varsıllık, Spartakist Sadık Ahi’nin sözünü ettiği çelişkiler vücut bulmuştu böylece.

20’inci yüzyıla elindeki gelir getirici ticaret ve imalat kollarının Avrupa karşısında diğer yitirmesi sonucu kısıtlı ekonomiyle girdi Kastamonu…

1911 yılında dönemin Kastamonu Valisi payitahta gönderdiği telgrafta şiddetin arttığını, halkın işsizlikten bitap kaldığını, çaresizlikten beygir eti yenildiğini ifade ediyor ve acil maddi yardım istiyordu.

Bir de üstüne ardı gelmez bölgesel savaşların ardında dünya sathında “paylaşım savaşı” geçirmenin tüm sıkıntısı ile boğuşmak zorunda kalmıştı halk, savaş nedeniyle konulan “ek vergiler” esnafın boğazını sıkıyordu, Reji İdaresi’nin silahlı kolcuları köşe bucak vergi peşindeydi…

Diğer yandan salgın hastalıklar almış yürümüştü.

Nazım Hikmet tüm bu sahneye şahit oldu Kastamonu’da…

Ilgaz dağından aşarken not düştü defterine “Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına ucu işlemeli…”

Not: Nazım Hikmet’in fikri hüviyetinin ve hürriyetinin oluşmasında “İnebolu” ve “Kastamonu” ağırlıklı olarak etkin muhakkak…

Ki tüm yolculuk boyunca Nazım Hikmet ile birlikte olan Vala Nureddin “Bu Dünyadan Nazım Geçti” kitabında bu tespiti yapıyor.

Elbette “İnebolu-Kastamonu-Ankara” yolculuğu olmasaydı da Nazım Hikmet yine bir kovuktan içine sızardı komünizmin...

Çünkü Sadık Ahi’nin ifadesiyle “Nazım’ın yaratılışı öyleymiş ki, herhalde bir misyonla doğmuş olacak. Sesi, hali, ilhamlarının üslubu hep bunu müjdeliyormuş.”

Bir ayırdın daha altını çizmek lazım…

Kastamonu tarihini başka açıdan görmek ve yazmak (da) gerekli.

Kastamonu’da tarihin her aşamasında neyin nasıl ve ne sebeple yaşandığını kayda almaktan söz ediyorum, “tez-antitez-sentez” süzgecini elinden düşürmeyen, “sebep-sonuç” ilişkisini gözden kaçırmayan tarihçilik…

Biliyorum zordur ama bilimsel ve doğrusu budur.

(Nazım Hikmet 3 Haziran 1963’te ebedi aleme yol eyledi…

Dünya edebiyatının taşıyıcı kolonlarından biri olarak.

Bugün Kastamonu(lu)nun da söyleyeceği söz var elbette…

Söyledim.)