Eski bir Avrupa atasözü der ki: "İnsanlar plan yapar, Tanrı ise arkasına yaslanıp kahkahalar atar." Bizler, rasyonel aklın o kibirli ve spot ışıklarıyla aydınlatılmış illüzyon sahnesinde oturan, hayatın her anını milimetrik olarak tasarlayabileceğini uman liyakatli ama bir o kadar da naif teknokratlar gibiyiz. Hayatın karmaşık, kaotik, yer yer vahşi ve doğrusal olmayan o devasa denklemine bakıp, oradan kendimize Excel sadeliğinde bir başarı veya mutluluk formülü çıkarabileceğimizi zannediyoruz. Bir sonraki hamleyi hesaplamak, atılacak adımın zamanlamasını kronometreyle ayarlamak, gönderilecek bir mesajın veya paketin yaratacağı etkiyi laboratuvar titizliğiyle öngörmeye çalışmak… Hepsi o korkunç ama bir o kadar da konforlu kontrol illüzyonunun birer parçası. İnsan, belirsizliğin getirdiği kaygıyı yönetebilmek için hayatı evcilleştirebileceği bir evcil hayvan sanıyor; oysa hayat, evcilleşmeyi reddeden asil ve vahşi bir nehir gibi akıp gidiyor.
Oysa hayatın en temel kuralı, bizim planlarımızın bittiği ve kontrolü kaybettiğimizi hissettiğimiz o kırılma noktasında başlar. Elimizden gelenin en iyisini yapıp, iradenin o insani sınır çizgisine ulaştığımızda, o çizgiden sonrasını hayatın kendi karanlık veya aydınlık sularına devrederiz. Bu bir yenilgi değil, aksine insanın kendi haddini, sınırını ve kozmik yeryüzündeki mikroskobik hacmini olgunlukla kabul etmesinden doğan en büyük ruhsal cesarettir. Kontrolü bırakmak, popüler kültürün ve ucuz kişisel gelişim kitaplarının iddia ettiği gibi "vazgeçmek", havlu atmak ya da pasif bir nihilizme sürüklenmek anlamına gelmez; o sadece sahneyi, asıl sahibine, yani ihtimallerin o ucu bucağı görünmeyen devasa okyanusuna devretmektir.
Bizler, belirsizlik karşısında adeta panik atak krizi geçiren, bu yüzden de hayatı bir tablonun güvenli hücrelerine hapsetmek isteyen dijital çağ mahkumlarıyız. Sosyal ilişkilerimizi, niyetlerimizi, aşklarımızı ve kariyer adımlarımızı birer borsa enstrümanı gibi kurguluyoruz. Kafamızdaki şablon sabit: "A niyetini ortaya koyarsam, B reaksiyonunu alırım; ardından C hamlesiyle zafere ulaşırım." Ne yazık ki insan ruhu ve ilişkiler matematiği, Newton fiziğinin o öngörülebilir, tıkır tıkır işleyen mekanik saat düzenine göre değil, kuantum mekaniğine göre çalışır. Siz bir niyetin yönünü ve hızını aynı anda sabitlemeye çalıştığınız an, karşı tarafın ruhundaki Heisenberg belirsizlik ilkesi devreye girer. Siz parçacığın yerini bulduğunuzu sandığınızda hızı kaçar, hızını ölçmeye kalktığınızda konumu altüst olur. İnsan ilişkilerinde determinizm aramak, çölde kutup ayısıyla karşılaşmayı beklemek kadar absürttür.
Köyün birinde adamın biri, tarlasına ekeceği buğdayın hasat miktarını, un fiyatlarını, fırıncının yapacağı kârı ve ekmeğin satış bedelini kuruşu kuruşuna hesaplamış. Günlerce kağıt üzerinde çalıştıktan sonra kahvehaneye gelip göğsünü gere gere bağırmış: "Ağalar! Bu yıl öyle bir buğday ekiyorum ki, unundan şu kadar, kepeğinden bu kadar kazanacağım, fırıncıya şu fiyattan satıp zengin olacağım!" O sırada kahvehanenin köşesinde pinekleyen köyün delisi kafasını kaldırmış ve muzip bir tebessümle sormuş: "Yahu ağam, her şeyi hesapladın da, tarlaya dadanacak karganın iştahını kaç kuruştan yazdın?"
Bizim kibirlenmelerimiz de tam olarak bu karga iştahını hesap dışı bırakma eğilimindedir. Biz en şık paketleri hazırlar, en özgün kelimeleri seçer ve eylemi başlatırız. Çiçekler seçilir, sipariş verilir ve yarın yola çıkmak üzere sisteme girer. Burası bizim tarlaya buğdayı ektiğimiz andır ve buraya kadar her şey bizim irademiz dahilindedir. Fakat o çiçeklerin ulaşacağı coğrafyadaki insanın, yani muhatabımızın iç dünyasındaki kargaları, onun o sabah yataktan hangi tarafından kalktığını, geçmişten bugüne taşıdığı travmatik tortuları veya tamamen kendi özgür iradesiyle vereceği öngörülemez tepkileri asla hesaba katamayız. Belki de gönderdiğiniz o harika çiçek, onun geçmişindeki kötü bir ayrılık gününü hatırlatacak ve siz bir övgü beklerken soğuk bir duvarla karşılaşacaksınız. Hesaplayamadığımız o mikro detaylar, zihnimizin ürettiği makro teorileri yıktığında ise aynamız derinden çatlar ve "Ben nerede hata yaptım?" diye nevrotik bir dövünme seansına başlarız. Hata yapmadın dostum, sadece evrenin senden daha yaratıcı, daha tecrübeli ve çok daha büyük bir senarist olduğunu unuttun.
İnsan beyni, evrimsel olarak tehlikeleri öngörmek ve hayatta kalmak için belirsizlik boşluklarını felaket senaryolarıyla doldurmaya programlanmıştır. Ancak dünyada bu mekanizma, bizi korumak yerine kendi kendimizi sabote ettiğimiz bir zihinsel hapishaneye dönüşür. Olayları kontrol edemediğimizde, bunu kendi yetersizliğimizin bir kanıtı olarak görme eğilimindeyizdir. Oysa dış dünyadaki insanların davranışları, hava durumu gibidir; yağmur yağdığı için bulutlara küsemezsiniz, sadece şemsiyenizi açar ve yürümeye devam edersiniz.
Avusturyalı psikiyatrist Viktor Frankl’ın klinik literatüre kattığı en şahane ve terapötik kavramlardan biri "paradoksik niyettir.” Frankl der ki: Bir sonucun gerçekleşmesini ne kadar saplantılı bir şekilde arzular ve onu iradenizle zorlamaya çalışırsanız, o sonucun gerçekleşme ihtimalini o kadar baltalarsınız. Uykusuzluk çeken bir hastanın yatağa girip "Bu gece mutlaka uyumalıyım, saat tam sekizde ayakta olmalıyım, yoksa yarınki toplantı mahvolur" diye kendini hırpalaması, beynindeki sempatik sinir sistemini ve uyanıklık merkezlerini tetiklemekten başka bir işe yaramaz. Kişi ne zaman ki "Aman, uyumazsam uyumayayım, dünya batacak değil ya, sabaha kadar kitap okurum" diyerek o arzuyu serbest bırakır ve teslim olur, işte o an zihindeki o gergin yay gevşer, parasempatik sistem devreye girer ve uyku kendiliğinden kapıyı çalar. Çünkü uyku, avlanması gereken bir av değil; teslim olunması gereken bir iklimdir.
İnsan ilişkilerinde ve geleceğe dair atılan adımlarda da bu psikolojik mekanizma harfiyen, hiç şaşmadan işler. Attığımız bir adımın ardından sürekli telefon ekranına bakmak, WhatsApp'ın mavi tıklarını ve "çevrimiçi" sürelerini bir doktora tez konusuymuş gibi satır satır analiz etmek, karşı tarafın atacağı adımı mikro hamlelerle manipüle etmeye çalışmak aslında o ilişkiye ve sürece uyguladığımız bir zihinsel şiddettir. Bu durum, süreci hızlandırmaz veya garantilemez; aksine akışın o kendine has, organik, kusurlu ama güzel kokusunu yok eder. Kendi yazdığı hayat senaryosunun hem yazarı, hem başrol oyuncusu, hem yönetmeni hem de gişe memuru olmaya çalışan insan, en nihayetinde kendi tiyatrosunun boş salonunda, elinde patlamış mısırıyla yapayalnız kalan bitkin ve rüküş bir tuluatçıya dönüşür.
Psikiyatride "over-functioning" yani aşırı işlevsellik dediğimiz bir sendrom vardır. Kişi, çevresindeki her şeyi ve herkesi regüle etme görevini tek başına üstlenir. Arkadaşının mutsuzluğunu düzeltmeye çalışır, sevgilisinin kariyerini planlar, ailesinin krizlerini yönetir. Bu durum dışarıdan bir "fedakarlık" gibi görünse de, temelde derin bir emniyetsizlik hissinin ve kontrol arzusunun dışavurumudur. Aşırı işlevsel insan, hayatı kendi ritmine bırakırsa her şeyin darmadağın olacağından korkar. Oysa hayat, orkestradaki tüm enstrümanların aynı anda tek bir notayı çalmasıyla oluşan monoton bir gürültü değildir; tam aksine, farklı seslerin, eslerin ve hatta detone anların bir araya gelmesiyle oluşan muazzam bir polifonidir. Arada bir es vermek, şefin bagetini masaya bırakıp orkestranın kendi içsel uyumunu dinlemesi gerekir.
Wu Wei, kelime anlamıyla "eylemsizlik" veya "çabasız çaba" demektir. Bu, hiçbir şey yapmadan tembelce oturmak anlamına gelmez; akıntıya karşı kürek çekerek kendini helak etmek yerine, akıntının yönünü anlayıp onunla uyum içinde yüzme sanatıdır. Bizler ise çağın kırbaçlanan atları gibi, sürekli bir yerlere yetişmek, sürekli bir şeyleri oldurmak zorundaymışız gibi hissediyoruz. Bir şeyi çok fazla kurcaladığınızda, onun mekanizmasını bozarsınız. Çocukların toprağa diktiği tohumu, büyüyüp büyümediğini görmek için her gün toprağı kazıp kontrol etmesi gibi, biz de ilişkilerimizin ve planlarımızın köklerini sürekli sökerek onların kurumasına neden oluyoruz.
Bu kontrol çılgınlığının arkasında aslında beynimizin derinliklerinde süren bir savaş yatar. Prefrontal korteksimiz yani mantıklı, planlamacı, geleceği öngören sol lobumuz, her şeyi bir düzene oturtmak ister. Raporlar hazırlasın, bütçeler yapsın, evlilik tarihini belirlesin ister. Ancak alt katta, beynin en ilkel köşesinde oturan amigdala, belirsizliği doğrudan bir "hayati tehlike" olarak algılar. İlkel insan için çalılığın arkasından ne çıkacağını bilmemek bir ölüm kalım meselesiydi. Bugün dünyada çalılığın arkasından bir kaplan çıkmayacak olsa da, amigdalamız sevgilimizin geç yazdığı bir mesaja veya patronun attığı belirsiz bir e-postaya aynı hayatta kalma refleksiyle, yani kortizol ve adrenalin salgılayarak tepki verir.
Dostum; hayatı bir satranç tahtası, karşındaki insanları da piyon olarak görmekten vazgeçtiğin gün özgürleşeceksin. Sen hamleni yap, şık kelimelerini seç, niyetini kalbinin en temiz köşesinden yaz ve sonra ellerini ceplerine koyup geriye çekil. Mutluluğu ve başarıyı zorla odana getiremezsin; onlar ancak sen kapıyı aralık bırakıp içeri davetkar bir sessizlik yaydığında kendiliğinden gelen misafirlerdir.
Hayatın o muazzam, kestirilemez ritmine güven. Kargaların iştahını hesaplamaya çalışma; bırak kargalar da kendi rızkını yesin, evren kendi dengesini bulsun. Sen sadece kendi tiyatronun o bitkin gişe memuru olmaktan istifa et ve seyirci koltuğuna geçip, önüne konan o muhteşem, sürprizlerle dolu oyunu izlemenin tadını çıkar. Çünkü en güzel sahneler, doğaçlama gelişenlerdir.