İnsan ömrü boyunca özgür olmak için mücadele ediyor; sonra da ilk fırsatta özgürlüğünü bir başkasına emanet ediyor.
Bir çocuğa "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diye sorarsınız. Cevabın içinde mutlaka bağımsızlık arzusu vardır. Kimse "Büyüyünce birilerinin benim yerime karar vermesini istiyorum" demez. Fakat yetişkinlik denen uzun hikayenin sonunda çoğumuz tam da bunu yapıyoruz.
Ne yiyeceğimizi uygulamalar söylüyor.
Neyi izleyeceğimizi algoritmalar öneriyor.
Hangi habere öfkeleneceğimizi gündem belirliyor.
Kime benzeyeceğimizi ise görünmez bir kalabalık fısıldıyor.
İnsanın trajedisi, özgürlüğünü kaybetmesi değildir. Özgürlüğünün yükünü bir taşerona devretmiş olmasıdır.
Çünkü özgürlük romantik bir şiir değildir. Ağır bir iştir.
Yanlış karar verme ihtimalini taşımaktır.
Pişmanlığı göze almaktır.
Başarısızlığın sorumluluğunu üstlenmektir.
Birçok insanın özgürlükten değil, özgürlüğün bedelinden korkmasının sebebi de budur.
Psikologlar uzun yıllardır ilginç bir gerçeği tekrar ediyorlar: İnsan belirsizlikten hoşlanmaz. Belirsizlik, zihinde küçük bir deprem gibidir. O yüzden insanlar kesin cevapları, hazır reçeteleri ve güçlü rehberleri severler.
Birisi çıkıp:
"Ben senin adına düşüneyim."
dediğinde içimizdeki yorgun taraf hemen el kaldırır.
Aslında davranış mühendisliğinin başarısı burada başlıyor. İnsanları kandırdığı için değil; insanın bazı yüklerden kaçma arzusuna hitap ettiği için.
Bazen teknoloji şirketlerine, siyasetçilere veya reklamlara öfkeleniyoruz. Fakat dürüst olalım: Onların sunduğu şeyler çoğu zaman bizim gizli taleplerimiz.
Biz yönlendirilmek istemeseydik, kimse bizi bu kadar kolay yönlendiremezdi.
Bir düşünün.
Navigasyon cihazı bozulduğunda kaç kişi kendi şehrinde yolunu bulabiliyor?
Telefon birkaç saatliğine kaybolduğunda kaç kişi can sıkıntısıyla baş başa kalabiliyor?
Bir haberi okumadan önce kaç kişi onun doğru olup olmadığını araştırıyor?
Bilgi çağında yaşıyoruz ama giderek düşünceyi dışarıdan kiralıyoruz.
Bir zamanlar insanlar ansiklopedilere bakardı. Şimdi ise kanaatlere bakıyorlar.
Eskiden insanlar bir fikri savunmadan önce onu uzun uzun tartarlardı. Şimdi ise fikirler, tıpkı hazır yemekler gibi paketlenmiş halde önümüze geliyor.
Sadece ısıtıp servis ediyoruz.
İnsanın zihinsel tembelliği yeni bir şey değil. Yeni olan, bu tembelliğin artık devasa bir endüstriye dönüşmüş olması.
Bir markette ekmeğin kokusunun özellikle girişe verilmesi tesadüf müdür?
Sosyal medyada ekranı aşağı doğru çekme hareketinin küçük bir kumar hissi uyandırması da tesadüf değildir.
Bazı uygulamaların bildirim sesleri, insan beyninin ödül sistemini harekete geçirecek biçimde tasarlanıyor.
Bütün bunlar şeytani komplolar değil. Bilimsel bilgilerden yararlanılarak inşa edilmiş sistemler.
Sorun şu ki, insanı anlamak ile insanı yönetmek arasındaki mesafe bazen birkaç santimetreden ibarettir.
Bir doktor hastasını iyileştirmek için psikolojiyi kullanabilir.
Bir öğretmen öğrencisini geliştirmek için aynı bilgiden yararlanabilir.
Ama aynı bilgiler, insanı öngörülebilir bir nesneye dönüştürmek için de kullanılabilir.
Bir insanı korumak için yönlendirmekle, onu yönetmek için yönlendirmek arasında ince ama son derece önemli bir çizgi vardır.
Trafik ışıkları bizi korur.
Ama hayatın bütün ışıkları başkaları tarafından belirlenirse, bir süre sonra yürümeyi değil, sadece itaat etmeyi öğreniriz.
Bazen özgürlük adına çok büyük sözler ediyoruz.
Fakat gerçekte özgürlük çoğu zaman küçük alışkanlıklarda gizlidir.
Canımız sıkıldığında telefona sarılmamak.
Herkes öfkelenirken biraz beklemek.
Bir haberi paylaşmadan önce durup düşünmek.
Kalabalığın alkışladığı bir fikre hemen teslim olmamak.
İnsanı manipülasyona açık hale getiren şey bilgisizliği değil, aceleciliğidir.
Öfke acelecidir.
Korku acelecidir.
Arzu acelecidir.
Algoritmalar da tam olarak bu aceleye yatırım yapar.
İnsan düşünürken yavaştır.
Tüketirken hızlıdır.
Sorgularken yorulur.
Tepki verirken rahatlar.
Bu yüzden dünyanın en karlı ürünü dikkat değil, dürtüdür.
Bize sürekli şunu söylüyor:
"Düşünme, hisset."
"Bekleme, tepki ver."
"Sorgulama, paylaş."
İnsanın zihinsel kasları da kullanılmadığında zayıflıyor.
Eskiden insanlar bazen bir tren yolculuğunda saatlerce camdan dışarı bakardı. Şimdi on dakikalık bir bekleme bile dayanılmaz geliyor.
İnsan kendi içine döndüğünde yalnızca hatıralarıyla değil, ertelenmiş sorularıyla da karşılaşır:
Ben gerçekten ne istiyorum?
Bu düşünce bana mı ait?
Bu öfke sahici mi?
Bu hayatı ben mi seçtim?
Belki de insanın en büyük korkusu yalnızlık değil; bu soruların cevabını duymaktır.
Çünkü insan bazen kendi sesinden kaçar.
Bu yüzden sürekli meşgul olmak ister.
Ekranlar, bildirimler ve bitmeyen içerikler biraz da bu kaçışın perdeleridir.
Dünyanın bize sunduğu en büyük konfor, dikkatimizi dağıtma imkanıdır.
Fakat dikkati sürekli dışarıya çevrilen bir insan, zamanla iç dünyasının yabancısı olur.
Kendi içine yabancılaşan insan ise kolay yönetilir.
Çünkü artık neyi neden istediğini bilmez.
Sadece önüne çıkan seçenekler arasında dolaşır.
Bir nehir gibi akmaz; bir pinpon topu gibi sekmeye başlar.
Belki de özgürlüğün gerçek ölçüsü şudur:
Kendi kendinizle baş başa kaldığınızda huzursuz musunuz, yoksa sakin misiniz?
Çünkü kendisiyle kalamayan insan, sonunda mutlaka bir rehber, bir ekran, bir kalabalık veya bir algoritma arar.
Sonra da buna konfor adını verir.
Oysa insanın bütün olgunlaşma hikayesi biraz yalnız kalabilme cesaretidir.
Bir ağacın gölgesinde oturup hiçbir şey yapmadan düşünebilme cesaretidir.
Bir konuda fikrini değiştirebilme cesaretidir.
Yanılabilme cesaretidir.
Ve en önemlisi, kendi hayatının sorumluluğunu üstlenebilme cesaretidir.
İnsan kusursuz kararlar verdiği için özgür değildir.
Kendi yanlışlarının sahibi olabildiği için özgürdür.
"Bugün verdiğim kararların kaç tanesi bana ait?"
Eğer bu soruya dürüstçe cevap verebilirsek, davranış mühendisliğinin bütün gizemi bir anda bozulur.
Sahnenin arkasındaki mekanizmayı görmeye başlarız.
Ve o zaman anlarız ki insanı gerçekten özgür yapan şey, bütün etkilerden kurtulması değil; hangi etkilerin içinde yaşadığını fark edebilmesidir.