Köşemizde 20 Ocak 2026 tarihli yazımızda Kastamonu Üniversitesinde görevli iki akademisyen tarafından hazırlanıp Kastamonu Valiliğince 2025 sonunda yayımlanan (bs.haz. Serap Denizmen-Mehmet Öztürk) “Süheyl Ünver’in Kastamonu Defterleri” adlı kitabı değerlendirmiş, bir yazı da Hoca’yla ilgili görüş ve anılarımız hakkında yazacağımızı belirtmiştik.

Türkiye ve dünyanın sayılı Tıp Tarihi bilgini ve kültür araştırmacılarından olup aynı zamanda ressam, hattat, müzehhip, minyatürist, ebrucu yönleriyle de tanınan Ord. Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver (İstanbul 17 Şubat 1898-İstanbul 14 Şubat 1986), İst. Posta ve Telgraf Nezareti Müdürlerinden Tırnovalı Mustafa Enver Bey ile ünlü hattat Seydilerli Mehmet Şevki Efendi’nin (1829-1887) kızı Safiye Rukiye Hanım’ın oğludur. Yani anne tarafından Kastamonuludur. Dedesi Mehmet Şevki Efendi’nin İstanbul Haseki’deki 36 numaralı evinde dünyaya gözlerini açmıştır. Her vesileyle anne tarafıyla övünürdü. Bu sebeple, rahmetli Ağabeyim Özdemir Tan’la 2004-2015 yılları arasında 10 cilt olarak yayımladığımız Gurur Kaynağımız Kastamonulular adlı çalışmamızda; anne tarafından Kastamonuluları almadığımız hâlde, tek istisna şahsiyet olarak Hoca’mızın biyografisine de gururla yer verdik (Ankara 2004, C II, s. 115-118).
Ne büyük bahtiyarlık ki, bu yüce şahsiyeti KB/KTB’deki MİFAD Başkanlığı görevim sırasında 1973 yılında tanımış, kendisiyle önemli kültürel etkinliklerde iş birliği yapmış, evine davet edilecek derecede dostluğumuz gelişmiş, öldüğü 14 Şubat 1986 tarihine kadar hayatıma yön veren, beni yetiştiren şahsiyetlerin ilk sırasında yer almıştır. O kadar çok anımız var ki…Değerli Mustafa Bektaşoğlu 4 Ocak 2026 tarihinde 1,5 saatlik anlatmamı kamerayla kaydetti. Bu yazıda, anlattıklarımdan toplumun büyük kesimini ilgilendiren bazılarını okuyucularımıza aktarmış olacağız. Konuşmaları bire bir hatırlamam tabii mümkün değil. Mealen, yaklaşık hatırlamalar olarak kabul edilmelidir.
· 1973 yılı yazında Başbakanlık Kültür Müsteşarlığında Millî Folklor Araştırma Dairesi Başkanlığına (MİFAD) atandım. Daha önce (1971-1972) Kültür Bakanlığı Millî Folklor Enstitüsünde Müdür Vekilliği yapmış, TODAİE/Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsünde master seviyesinde eğitim (1972-1973)görmüştüm. 1973’te Türkiye Cumhuriyeti’nin 50. Kuruluş Yıl Dönümü kutlanıyordu. 1972 yılında kutlama programı kesinleşmiş, 1973 bütçesine ödenek konmuştu. Dairemize verilen görevlerden biri de 8-14 Ekim 1973 tarihleri arasında Ankara’da I. Uluslararası Türk Folklor Semineri’ni düzenlemekti. Davet mektuplarını idarecilik eğitimine başlamadan önce Eylül 1972 ayında göndermiştik. Yurt içi ve dışından elli kadar bilim insanı ve uzmanın katıldığı Seminer’de Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver; tıp tarihi ve halk hekimliğiyle ilgili önemli bir bildiri sundu. Şubat 1973’te emekli olmuş ama çok dinç görünüyordu. Oturum aralarında misafirlerle teker teker tanışıp “hoş geldiniz” derken, Hoca nereli olduğumu da sordu. “Kastamonu” deyince; “Ben de anne tarafından “ cevabını verdi. “Ben aslında kimseye memleketini sormam, soranları da ayıplarım. Sizi çok genç ve yetenekli görünce dayanamadım. Kodamanlardan kimin çocuğu’, diye sordum.” açıklamasını yapıp beni kucakladı. ”Ne zaman istersen, beni arayabilirsin.” deyip kartını verdi. Seminerde bir Ord. Prof. daha vardı: Hilmi Ziya Ülken. İkisiyle daha yakından ilgilendim. Durup dururken Ord. ünvanı verilmiyor, her şeyden önce onu öğrendim.[ Sempozyum kitabımda, 1972 yılında tanıştığımızı yazmışım, düzeltiyorum.]
· İstanbul, Türkiye’nin kültür ve sanat başkenti. O kadar çok, faaliyet, toplantı oluyor ki, Bakan ve Müsteşarların katıldıklarına birim yöneticilerinin bizzat kendilerinin katılması bir devlet geleneği. Yardımcıyı göndermek saygısızlık…Bu yüzden yolum sık sık İstanbul’a düşüyor. Taksim’de DOB ve İstanbul Devlet Konservatuvarının misafirhaneleri var. Geceleri yerim hazır. 23-30 Haziran 1975 tarihleri arasında İstanbul’da MİFAD I. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi’ni düzenliyor. Hazırlıklar için İstanbul’a daha sık gidiyorum. 70’li yıllar. Terör kol geziyor. Geceleri hiç dışarı çıkmıyorum. Manevi öğretmenlerim İnebolulu Orhan Şaik Gökyay ve anne tarafından Kastamonulu Süheyl Hoca’yı (çok yakın Göztepe’de otururlardı) ziyarete gidecek zaman bulamıyorum. Hava kararınca sokağa çıkmak tehlikeli. Mart 1975 ayıydı galiba. Trenle Ankara’dan Haydarpaşa Garı’na gelip sabah vapurlarından biriyle Karaköy’e geçtim. Valizim de elimde, Karaköy’de iki simit alıp belediye otobüsüyle Taksim’e gidiyorum. Otobüste Süheyl Hoca’yı görmez miyim? Yanındaki koltuk boştu. Hemen oraya iliştim. O da Taksim’de başka bir toplantıya gidiyomuş. Hâl hatırdan sonra elimdeki simitlerden bir parça da Hoca’ya uzattım. “Hocam, kokmuştur.” dedim. Gülerek aldı yedi ve: “Senin hakkında yanılmamışım. Akıllı bir insansın, devlete önemli hizmetler yapacaksın. Nereden mi bildim? Ankara’dan İstanbul’a gelen yöneticilerin çoğu, Karaköy’de vapurdan inince doğru börekçiye giderler. Kötü yağ ve malzemeden yapılan böreği yiyip midelerini bozarlar. Devlet görevini hakkıyla yapamazlar. Bak sen, İstanbul’dan nispeten sağlıklı en uygun sabah yemeğini yiyorsun.” deyip devam etti. “Şimdi sana büyük nasihatımı yapma zamanı g eldi. Evlat, öğle yemeği yemeyip atalarımız gibi günde iki öğün (kuşluk, akşam) yiyeceksin. Öğle yemeği zamanı devlete çalışıp emsallerinden daima bir saat önde olacaksın, Ben 25-30 yaşından beri böyle besleniyorum. Türkiye’de okurken hep merak ederdim. Bu Avrupa, ABD, Batı niye bizden ileri? Bütün büyük buluşları onlar yapmış. Niçin? Avrupa’ya ihtisasa gidince (1927-1929) işin sırını öğrendim. Meğer öğle yemeği yemeyip, saat 11.00 ve 14’teki çok hafif yiyecek ve içeceklerle besleniyorlarmış. Biz gibi ağır öğle yemeğinden bir iki saat sonra uyuklamıyorlardı. Sindirim sistemi böyle yapar insanı.” Ankara’ya döner dönmez uygulamaya koydum. Çok faydasını gördüm. [Bu yemek tavsiyesi özet olarak 2025 Sempozyum kitabında da vardır.]

· 1975 6 Mayıs’ında Yunus Emre’yi anmak için Eskişehir Sarıköy/Y.Emre köyündeyiz. Köydeki müze, cami, türbe, çeşme, tören alanından oluşan külliyenin çizimleri Süheyl Hoca’ya ait. Törenin şeref konuğu. 1971’den bu yana her yıl davet ediliyor. Ben de görevim icabı en çok oraya gidiyorum. Gökyay Hoca da Eskişehir’de lise müdürlüğü yaptığı için zaman zaman geliyor. Yemek sade. Kuzu kızartmalı, pilav, yoğurt, tatlı. Garsonlar, tepeleme et ve pilavla dolu tabakları Vali ve ikimizin önüne koyunca; Süheyl Hoca garsondan bir tane tabak daha istedi. İki kaşık pilav ve iki lokma pilav, üç kaşık yoğurt koydu. Garsona teşekkür etti. Vali telaşlandı. “Hoca’m çiğ mi?” dedi. “Hayır çok güzel. Sadece ben yiyeceğim kadar aldım. Nail Bey de benden az fazlasını. Siz tabağınızdakilerin hepsini yiyecek misiniz?” cevabını aldı. “Evet çok güzel pişirmişler.” dedi Vali. Süheyl Hoca emekliydi, korkacak bir yanı yoktu. Valiye fısıldar gibi dedi ki: “ O zaman öğleden sonra iki saat valilik yapamazsınız. Sindirim sisteminiz çalışmaya başlayınca beyniniz az çalışır, uykunuz gelir.” Vali Münir Raif Bey Güney, kibar ve tecrübeli bir valiydi. O da garsona getirttiği boş tabağa aldıklarının yarısından çoğunu boşalttı.
· Belediye otobüsüyle Taksim’e giderken Hoca, Türk süsleme sanatlarının (hat, tezhip, minyatür, ebru, kaat’ı) devletçe üvey evlat muamelesi gördüğünü, Ankara ve İstanbul’da açtığı kurslara büyük ilgi olduğunu, ancak öğrencilere kâğıt, boya, mürekkep almak, öğretmenlere de ders ücreti vermek gerektiğini söylemişti. Ankara’da Millî Kütüphane Başkanı Müjgân Cunbur’dan da benzeri yakınmayı duymuştum. KB Güzel Sanatlar Müdürlüğü Türk Süsleme Sanatlarını el sanatı kabul ettiğini belirtince Bakan Rıfkı Danışman ve Müsteşar Prof. Dr. Emin Bilgiç’le konuşup bu sanatlarla ilgili çalışmaları MİFAD olarak üstlendik. Ankara ve İstanbul kursları için harcama yaptık. Topkapı Sarayı’nda daimi hâle getirip törenle açtık. Bu güne ait (8 Kasım 1976) bir fotoğraf sunuyoruz. Bu olay, aramızda dostluğa sebep oldu. 1984’te Güzel Sanatlar Genel Müd. Yardımcısı olunca Türk Süsleme Sanatları Şubesini kurup devlet sergilerini başlattık Mehmet Özel Bey’le. Müzeye de sanatçıların eserleri satın alındı. Tesadüfe bakın, 2000’li yıllarda Türk Süsleme Sanatları yeniden folklora döndü. UNESCO SOKÜM Listesine KTB Uzmanlar Komisyonunca önerilip önemli bir bölümü kabul edildi.
· Giyim kuşamından, saç taramasına, zarafetine eski İstanbul efendilerinin yaşayan temsilcisi kabul edilirdi. Zaten İstanbul’da doğmuş, büyümüş, öğrenim görmüş, mesleğe (doktor, akademisyen) girmiş, hep İstanbul’da görev yapmış, bu şehirde vefat etmiştir.
· Hayranları pek çoktu. Poz vererek onlarla fotoğraf çektirmeyi sevmezdi. Tabii fotoğraf yanlısıydı. Bir gün Hoca’nın bir adım gerisinde, elinde kâğıt kalem bir orta yaşlı adam gördüm. “Bugün üç saatlik gölgem.” dedi. “Afyon’dan geldi. Yalvardı, yakardı. Birkaç saat yanınızda bulunma bahtiyarlığını yaşayayım diye, gönlü kırılsın istemedim. Geldiğin iyi oldu. Yazacakları zenginleşti.” dedi. Bu şahsı, Afyonlu Yazar Nasrattınoğlu da biliyor [İsmail Hızal].
· “Ben hiç kitap okumadım” girişiyle başlayan düşünceleriyle ilgili anım, bir önceki köşe yazımdadır. Çok kişi tarafından da yazıldığına inanıyorum.
· “Bir gün çalışmaya ara verip bahçemde açan gülleri seyredeyim dedim, bahçe kapısı gırç dedi. Azrail içeri girdi.” cümleleriyle başlayan anımı (1984) Kastamonu gazetesindeki 4 Ocak 2017 tarihli “C. Kültür ve Sanat Büyük Ödüllerinden Vefa Ödülü Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver’e” başlıklı köşe yazımda anlattım. Başka yazanlar da olmuştur.
· Bana nezaketen yazdığına inandığım, “Aziz Üstadım Nail Tan Bey” hitabıyla başlayan, Araçlı Ünlüler Şekerci Hacı Bekir hakkındaki üç sayfalık mektubunun ilk sayfası, bir önceki yazımda, tamamı ise, “Türk Şekerciliğinin Öncüsü Araçlı Hacı Bekir Ailesi (Ankara 2007) kitabımın 56. sayfasında yayımlanmıştır. Mektupta belirttiği üzere Hocası Ord. Prof. Dr. Akil Muhtar Özden’in kan şekerini düşürmemek için zaman zaman Hacı Bekir akidesi yediğini ve misafirlerine de ikram ettiğini görmüş. Denemiş. Öğle yemeği yemediği için çok faydalı olduğunu görmüş. Cebinden akide küçük kutu/şişesi hiç eksik olmazdı. Uzun süre ben de uyguladım.
· “Size en son kitabımı takdim ediyorum.” diyenlere çok kızardı. “Yeni kitabımı takdim ediyorum deyiniz efendim, ya sahiden son kitabınız oluverirse!” derdi.
· “Size iltifat edenlere; aman efendim, ben neyim ki, o kadar öğreneceğim var ki demeyiniz, tevazudan anlamayan cahil, gafiller sahi sanıp etrafa cahil olduğunuzu yayarlar. Kendi ağzından işittim, derler.” nasihatini şimdi hatırladım.

· Nur içinde yatsın! Üzerimde emeği çoktur. Bu yazıyı yazmana vesile olanlara teşekkür etmek ne zevkli görevmiş meğer…