Ömrün son istasyonlarına yaklaştıkça inenler çoğalıyor, gönül kompartımanındaki koltuklar bir bir boşalıyor, vedaya fırsat bırakmadan kapılar dışardan kapanıyor...
Kalabalıkta kaybolmuş küçük bir çocuğun şaşkın feryat figanı kopuyor geride kalanlanların gözyaşı denizinde.
Nereye koşacağını bilemez çocuk, kime sığınacağını kestiremez, genzi yırtılırcasına ağlar, ağlar, ağlar...
Kemale ermişlerin çarşaf gibi gözyaşı denizi içten içe köpürür.
Geride kalanın gözünden dökülen bir katre yeter...
Dünyayı su altına bırakmaya.
Suyu tutuşturur keder...
Gecenin yangın yeri sabaha göl olur.
Olmaz olur...
Olur olmaz.
Mehmet Barlık'ı ebediyete yolcu ettik...
Çoban ateşleri gönül gönül yandı sine başlarında.
Ateş elbette düştüğü yeri yakar...
Asırların çınarını kül etmeye bir civek yeter.
Kimi har'ında yanar...
Kimi nar'ında kanar.
(Münire Medresesi Çarşısı açıldı...
Mehmet Barlık'ı tanıdım.
Temizinden bir 20 küsur sene...
Tek gününe kir bulaşmadan.
"Yiğit" milletinin civan bir ferdi olduğunu ilk görüşte anlamış olmalıyım ki...
Kalemin kapı anahtarını surdan aşağı atmama sebep.
Burçlarımdan kızgın yağ dökerdim yoksa...
Mancınığa göğüs gerercesine.
Kanı deliydi ilk tanıdığımda...
Başı ağır.
Hiç bozmadı kendini...
Hayata da bozdurmadı.
İnsaniliğini hiç elden bırakmadı...
Büyükle büyük-çocukla çocuk olmayı hep bildi.
Bölüşmeyi hiç ihmal etmedi...
Azken de çokken de.
"Yok" demeye dili hiç dönmedi...
Yokken de var dedi, bulup buluşturdu, yaralının yarasını sardı.
Hiç de yaygara yapmadı...
Verdiklerinin hesabını tutmadı.
Bir "adam" göçtü bu dünyadan dostlar...
Cennet vadilerinde doru atlar misalı dört nala şimdi.)
(Her gidenin yerinin dolmadığını anlayacak kadar hayatın törpüsünden geçtim...
İnsanların hatıraları da parmak izi gibi nev'i şahsına münhasır.
Her gidenin ardında bıraktığı "obruk" birbirinden farklı...
Ama hepsi "boşluk".
Tırnak etine iğne batırılmışçasına bir acı...
Psikolojik tahribatı fiziksel gerçekliğinin katbekat ötesinde ağır mı sağır.
"Canhıraş" dedikleri bu olsa gerek...
"İçbükey canhıraş" nevi.
Münire Medresesi "keder bahçesi" bir yanıyla da...
Ömrünü kalın taş duvarların içine hapsedenlere.
Yazları serin...
Kışları ayaz.
Mehmet Barlık da bir kış günü gitti...
Gözyaşı sulu kar yağdırdı ardından.
"Yaşar Oktay" gibi...
O da Şubat'ta gitmişti.
Vahit Kural da gitti...
Kazım (Kama) da.
Unutmadık ki...
Aynı vadinin dört nala koşan doru atlarını.)
(Mehmet Barlık ardında hoş seda bıraktı...
Sevenlerinin zihninde yaşayacak.
Vaktin akrebi akşamı gösterdiğinde...
Bir çay içimi müddeti sohbet imkanımız olurdu ya da olmazdı, "dereden bükten", bol kahkahalı.
Farklı pencerelerden bakıp da nasıl aynı kartpostalda birleşebiliyorduk şaş...
Beş benzemez fikriyatlarımızla.
Demek ki "huy" ve "su" uyması çok da hatta hiç de gerekli değil(miş) temeli sağlam dostluk inşa etmek için...
Subasmanı "güven" olması şartı kaydıyla.
Çok ahbabı vardı...
Sözü geçendi.
Görmüş geçirmiş...
Halden anlayandı.
Ekmeği yenilen...
Suyu içilendi.
Rahmet ola...
Mekanı cennet.)
