“Yaşayan müze” Kastamonu Kent Müzesi’nin “Kastamonu’ya bir kültür hizmeti (daha)” eylemlerinden “Kent Müzesi Kitap Kulübü” topluluğunun geçtiğimiz Perşembe akşamki konuğ/su “Spinoza” idi…
Kastamonu’da “Spinoza” konuşuluyorsa daha ne ister mütellim gönül.

Zımni değil üstüne üstlük olabildiğince mütecessis, halihazırdaki yoğaltım kapısını kapatıp fikri manüfaktür tezgahlarının emekçisi olarak, tekamül surlarına varmanın gayretiyle…
Mütegallibe paradigmayla cebelleşmeye niyet ederek.
Yerleşimlere “şehir” vasfı veren “belediye” değildir...
“Fiili” belirleyici “kültür”.
Kubbesi altında fikir terennüm edildikçe kuvveden fiile geçer “şehir”…
Kültür insanları ile “hüviyet” kazanır.
Devrinin hegemonyasınca başına getirilenler neticesinde “müseccel” bir zat “Spinoza”…
Yaşarken kitaplarının basımı engellenecek kadar katı aforoza uğratılmış bir “fikir suçlusu” hem de.

Kısa ömrüne sığdırdığı “aydınlık” ilanihaye ışıtan bir “hüzme” ama n’aber…
İntisap eylercesine peşinden gidilen bir maruf.
(Yaşadığı toplumdan öyle bir kovuldu ki Spinoza, o tarihe kadar verilen en katı ve ağır yasaklama veya dışlamaya maruz kaldı, tüm damarlarını kesmekle eşdeğerdi cezası…
“Hiç kimse onunla yazılı olarak bile olsa iletişim kurmamalı, ona hiçbir iyilik yapmamalı, onunla aynı çatı altında kalmamalı, dört arşın yakınına bile yaklaşmamalı; onun tarafından yazılmış veya kaleme alınmış hiçbir eseri okumamalıdır.” (https://www.neh.gov › why-spinoza-was-excommunicated)
Giordano Bruno gibi bir son ile karşılaştırılmadıysa da…
“İçin için yanması” istendi belki de.
Ülkemizdeki felsefe okurlarında olagelen bir gelenek midir bilmiyorum ama sık karşılaşıyorum “Spinoza okuyan Muhyiddin İbn’i Arabi de okuyor”…
Bu seyirde tek yolcu olmadığıma defalarca aşina oldum.

Doğumundaki ismiyle “Bento de Spinoza” ya da topluluğu içindeki isimlendirilmesiyle “Baruch de Espinoza” ya da Latince çevirisiyle “Benedictus Spinoza” 17’inci yüzyılda (1632-1677) yaşadı…
“Muhyiddin İbn’i Arabi” ise 12 ve 13’üncü yüzyıl (1165-1240) filozofu.
İbn’i Arabi’nin “Vahdet-i Vücud” anlayışı ile Spinoza’nın “panteizmi" elbette birbirini kapsayan kümeler olarak yorumlanabiliyor ön bakışta…
Derinlerine inildiğinde “ayrı evrenler” olduğu görülüyor.
Ancak bu şarkının en azından “popüler” aksamda hiç bitmeyeceği aşikar…
Spinoza’yı İbn’i Arabi’ye bağlamaktan Türk okurunun aldığı haz bambaşka.)
(Spinoza’dan İbn’i Arabi’ye meyyal olunca ardı ardına kapılar açılıyor haliyle…
Bayezid Bestami, Cüneyd Bağdadi, Hallacı Mansur, Sadreddin Konevi’ye de dal budak sarmak lazım geliyor.
“Mevlana Celaleddini Rumi”…
“Molla Cami”.
“Molla Fenari”…
“Şeyh Bedreddin”.
Ve elbette…
“Niyazi Mısri”.
Ve bir “kült” okul…
Basra’nın 10’uncu yüzyılında “İhvan-ı Safâ”.
“İhvan-ı Safa” okulunun felsefi görüşleri “İhvan-ı Safa Risaleleri” ismiyle birbirini takip eden ciltler halinde yayınlandı…
“Spinoza” ve “İbn’i Arabi” okurlarının muhakkak okuması gereken bir “külliyat”.
“Kafa kırıyor”…
“O eski sen olmuyorsun” risaleler bittiğinde.)
(“Kent Müzesi Kitap Kulübü” yıllara sari bir topluluk…
50’nin üzerindeki üye ayın bir perşembesi toplanıyor.
Seçilen kitap evveliyatında okunuyor…
Üzerine fikir fırtınası koparılıyor.
Kastamonu’nun “kitap kulübü” olması…
Referans değerdir.
Niteliktir…
Özgüvendir.
Çetin Balanuye’nin “Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor? Reddedilemeyecek Bir Felsefi Teklif” kitabının oturumuna katıldım Gülcihan Erken’in kolaylaştırıcılığındaki…
Güzel ve alışkanlık tesis etmeye namzet bir deneyimdi.
Felsefenin “halka inmesi” kırmızıçizgileri korunduktan sonra pek ala…
Her meslekten yurttaşın aynı fikri sofra etrafında nasiplenmesi ne ala.
“Yaşayan müze” Kastamonu Kent Müzesi’nin “Ocak” ayı takviminde “sinema Kulübü”, “kitap kulübü” ve “bilim günleri” olmak üzere “3” ayrı alanda etkinlik var ki…
Takdire şayan.)
