Geçtiğimiz günlerde "ELLİBEŞ'TEN SONRASI" başlıklı bir yazı yazmıştım. Okuyan ve beğenip fikrini beyan eden pek çok olumlu geri dönüşler aldım...
O yazının bir tık farklı versiyonu için sarıldım kaleme...
Hep birlikte hem zamanda yolculuk yapalım, hem de anılarımızı tazeleyelim istedim.
Yaşı 55 ile 75 arasında olanları ilgilendiriyor yazımız...
Onlar nevi şahsına münhasır insanlar olup, yokluklar içinde yetişmesine rağmen hayata sımsıkı tutunmuş yaralı bir kuşaktır...
Bu efsanevi insanlar 1950 ile 1970 arasında dünyaya gözlerini açmış, fakat günümüzde bile dünyaya yeni gelmiş deli taylar gibi ideallerinin peşinden hesapsızca giden bir jenerasyondur...
Bebekken hiç birinin altına hazır bez bağlanmamış, şeker çuvalından pantolon, kara lastikten ayakkabı giymiş, okullarda dağıtılan süt tozuyla beslenmiş, kendi yağıyla kavrulan garip bir nesildir onlar...
Pek çoğunun albümünde renkli çocukluk fotoğrafları yoktur. Kreş nedir bilmezler, özel okul ya da dershane görmemişler. Fakat hayatın içinde öylesine pişmişler ki; bugün kalkıp herkese ders verecek bilgi birikimine ve tecrübeye sahipler.
Hayatları boyunca 5 ihtilal, 6 muhtıra ve 7 darbe atlatıp bugünlere geldiler.
En az 10 farklı ekonomik kriz silindir gibi geçti üzerlerinden....
Yoklukla sınanmış, zorluklarla terbiye edilmiş bir direnç abidesi gibidirler.
68 kuşağı da bu neslin en deli taylarıdır. Bu deli taylar üretim harikası mı, yoksa üretim hatası mıdır orası tartışılır belki ama, istisnasız hepsi çıkarsız ve hesapsız bir sevgiyle bağlanmıştır bu topraklara.
Bu kuşak gerçekten özel üretimdir, numuneliktir, eşi ve benzerleri yoktur. Bu dönemde okuyanların çoğu yatılı okumuş, kardeşlik ve paylaşma duygusuyla yoğrulmuşlardır. Çok kitap okuyan, en düşüğünün lise mezunu, çoğunluğunun üniversite bitirdiği ve aynı zamanda "hayatı yaşayarak" öğrenme özellikleriyle tanınırlar.
Hemen hemen hepsi çocuk yaşta çalışma hayatıyla tanışmış, su ya da simit satarak, boyacılık yaparak, sanayide çıraklıkla, lokantada garsonlukla kendi okul harçlıklarını çıkarmışlardır.
Ne devlete sırtlarını dayamışlardır, ne de ailelerine yük olmuşlardır. Kendi ayakları üzerinde durup bir baltaya sap olmayı başarmışlardır.
Bazen ezilmişlerdir ama asla ezik kalmamışlardır. Hep dik duruş sergilemişler fakat kimseye karşı haksız bir şekilde diklenmemişlerdir.
Dışarıdan bakıldığında yumuşak huylu görünürler ama vurdukları yeri darmadağın ederler.
Evet; bu kuşağın temsilcileri birer birer bu dünyadan göçüyor, her geçen gün sayıları azalıyor, zamanları yavaş yavaş doluyor, tedavülden kalkıyorlar.
Bu nesli bu kadar özel kılan şey nedir biliyor musunuz?
Dünyanın acımasız düzeni bu insanların üzerinden dozer gibi geçti. Hayat onları defalarca sınadı ama asla pes ettiremedi!
Onlar ihanetin ne demek olduğunu, dost kazığının acısını iyi bilirler ama aynı zamanda ölümüne yoldaşlığı, pazara kadar değil mezara kadar arkadaşlığı, gerektiğinde dostu için canını siper etmeyi, cebindeki son lokmayı bölüşmeyi, vefanın ve sadakatin kitabını yazmayı çok bilirler.
Evet gençler; etrafınızda bu nesli temsil eden büyükleriniz varsa yaşarken değerini bilin, onlarla doya doya sohbet edin, anlattıklarını can kulağıyla dinleyin, engin tecrübelerinden feyz alın. Sonra mumla ararsınız ama hiç bir yerde bulamazsınız. Çünkü onlar yakın geçmişimizin son tanıklarıdır. Her biri birer ayaklı tarih kitabıdır.
Okuduğum bir yazıdan ilham alarak kaleme aldığım bu yazı hakkında görüşleriniz ve yorumlarınız, önemli ve çok değerlidir. Bizim jenerasyonun eklemek istedikleri de olabilir. Yorumları bekliyorum.