İnebolu’nun turizm hazinesi burada olabilir!

İnebolu’nun tarihini anlatırken hep gurur duyuyoruz.

İstiklal Yolu diyoruz…

İstiklal Madalyası diyoruz…

Şeref ve Kahramanlık Günü diyoruz…

Kurtuluş Savaşı’nda cephane taşıyan analarımızı, ninelerimizi, dedelerimizi anlatıyoruz.

Haklıyız.

Ama İnebolu’nun tarihi sadece Millî Mücadele’den ibaret değil.

Bu toprakların altında, Cumhuriyet’ten çok daha önceye, Osmanlı’dan, Selçuklu’dan, hatta Roma döneminden de gerilere uzanan bir tarih yatıyor.

Ve o tarihin en önemli adreslerinden biri Abaştepe.

Şimdi soruyorum:

Abaştepe neyi saklıyor?

BİR TEPE Mİ, YOKSA TARİHİN KAPISI MI?

Bugün Abaştepe’ye baktığımızda çoğumuz sadece bir tepe görüyoruz.

Oysa tarihçiler ve araştırmacılar açısından burası çok daha farklı bir anlam taşıyor.

Abaştepe’nin, antik İnebolu’nun yani Abonuteichos/İonopolis’in akropolü olduğu belirtiliyor.

Üstelik bölgede antik döneme ait mimari parçalar, mermer bloklar, sütun kaideleri ve duvar kalıntıları tespit edilmiş durumda.

Yani ortada yalnızca bir söylenti yok.

Toprağın üzerinde bile geçmişten kalan izler var.

Peki toprağın altında ne var?

İşte bunu bilmiyoruz.

Çünkü asıl mesele burada başlıyor.

BİLİYORUZ AMA NE KADARINI BİLİYORUZ?

1936 yılında İnebolu’yu inceleyen İtalyan arkeolog G. Jacopi’nin Abaştepe’de antik döneme ait büyük mermer bloklar, sütun kaideleri ve duvar kalıntıları gördüğü aktarılıyor.

Bugün bunların bir kısmının farklı yapılarda devşirme malzeme olarak kullanıldığına ilişkin bilgiler de mevcut.

Bir düşünün…

Binlerce yıl önce yapılmış bir yapının sütunundan geriye kalan parça, belki de yıllarca başka bir yapının duvarında kullanıldı.

Tarih bir anlamda elimizin altında durdu.

Ama biz onun ne olduğunu çoğu zaman fark etmedik.

Şimdi soruyorum:

Bu kadar önemli bir alanda daha kapsamlı arkeolojik araştırmalar neden yapılmasın?

YA TOPRAĞIN ALTINDAN ÇIKACAKLAR?

Belki bir tapınak…

Belki bir kamu yapısı…

Belki antik şehrin önemli bir bölümüne ait kalıntılar…

Belki de bugün adını bile bilmediğimiz başka bir yapı.

Bunları söylemek kolay.

Ama “Kesinlikle şudur” demek bilimsel olmaz.

Çünkü arkeolojide tahmin başka şeydir, kanıt başka.

İşte tam da bu nedenle Abaştepe’nin bilimsel yöntemlerle araştırılması gerekir.

Kazı yapılırsa tarih konuşur.

Araştırma yapılırsa taşlar dile gelir.

Toprak kaldırılırsa geçmiş görünür.

GLYKON’UN İZLERİ

Abaştepe’yi daha da ilginç hale getiren bir başka konu ise Glykon.

Roma döneminde yılan biçiminde tasvir edilen Glykon kültü, Paflagonyalı Aleksandros’un adıyla birlikte anılıyor.

İnebolu’daki bazı yerel tarih anlatılarında Abaştepe’nin Glykon kültüyle bağlantılı bir tapınağa ev sahipliği yaptığı ileri sürülüyor.

Ancak burada da dikkatli olmak zorundayız.

Bir iddianın bulunması, onun arkeolojik olarak kesinleştiği anlamına gelmez.

Eğer gerçekten Glykon kültüne ait önemli bir merkez varsa, bunun cevabını söylentiler değil, bilim verebilir.

İşte tam da bunun için araştırma gerekiyor.

İNEBOLU’NUN TURİZM HAZİNESİ BURADA OLABİLİR

Bugün şehirler turizm için yeni hikâyeler arıyor.

Yeni destinasyonlar oluşturuyor.

Yeni müzeler açıyor.

Antik kentleri gün yüzüne çıkarıyor.

İnebolu’nun ise yeni bir tarih icat etmesine gerek yok.

Zaten tarihi var.

Hem de çok eski bir tarihi.

İstiklal Yolu’nun kahramanlığı ile antik İonopolis’in tarihini aynı şehirde buluşturabilmek, İnebolu için büyük bir turizm avantajı olabilir.

Düşünsenize…

Sabah İstiklal Yolu’nun hikâyesini dinleyen bir ziyaretçi, öğleden sonra antik İnebolu’nun izlerini takip ediyor.

Bir tarafta Millî Mücadele…

Diğer tarafta binlerce yıllık geçmiş…

Bu, İnebolu’nun turizmde anlatabileceği olağanüstü bir hikâye değil mi?

SADECE TAŞ DEĞİL, KİMLİK MESELESİ

Abaştepe meselesini yalnızca “Bir yerde kazı yapılsın” meselesi olarak görmemek gerekiyor.

Bu aynı zamanda İnebolu’nun tarihine sahip çıkma meselesidir.

Çünkü tarihini bilmeyen şehir, geleceğini anlatmakta zorlanır.

Bir şehrin kimliği yalnızca binalardan oluşmaz.

Sokakları vardır.

Evleri vardır.

Mezarlıkları vardır.

Kaleleri vardır.

Tepeleri vardır.

Ve toprağın altında sakladığı sırları vardır.

Abaştepe de İnebolu’nun o sırlarından biridir.

O HALDE NEDEN BEKLİYORUZ?

Ben burada kimseyi suçlamıyorum.

Bir kurumu da hedef göstermiyorum.

Ama bir vatandaş ve köşe yazarı olarak soru sorma hakkımı kullanıyorum.

Abaştepe’nin arkeolojik değeri biliniyor mu?

Biliniyorsa bugüne kadar ne kadar araştırıldı?

Hangi bilimsel çalışmalar yapıldı?

Daha kapsamlı yüzey araştırmaları planlanıyor mu?

Gelecekte arkeolojik kazı yapılması mümkün mü?

Ve en önemlisi:

Abaştepe’nin altında gerçekten ne olduğunu öğrenmek için ne zaman ciddi bir çalışma başlayacak?

Bu soruların cevaplarını İnebolu halkının bilmeye hakkı var.

Çünkü söz konusu olan yalnızca bir tepe değil.

Söz konusu olan bir şehrin geçmişi.

BELKİ DE TARİH BİZİ BEKLİYOR

Bazen bir şehrin geleceğini değiştirecek şey, yeni yapılan büyük bir bina değildir.

Bazen küçücük bir taş parçasıdır.

Bir sütun başlığıdır.

Bir yazıttır.

Bir mezardır.

Bir duvar kalıntısıdır.

Çünkü o küçük parça, binlerce yıllık bir hikâyenin kapısını açabilir.

Belki Abaştepe’nin altında böyle bir kapı var.

Belki de yok.

Bunu ancak araştırırsak öğrenebiliriz.

Ama araştırmadan bilmemiz mümkün değil.

Bu yüzden artık şu soruyu daha yüksek sesle sormamız gerekiyor:

Abaştepe neyi saklıyor?

Belki bir tapınak…

Belki antik bir şehir…

Belki Glykon’un izleri…

Belki de bugün hayal bile edemediğimiz başka bir tarih.

Ama bir gerçek var:

Toprağın altında ne olduğunu bilmeden, üstündeki tarihle övünmek eksik kalır.

İnebolu’nun geçmişi sadece anlatılmayı değil, araştırılmayı da hak ediyor.

Ve belki bir gün Abaştepe’nin toprağı ilk kez bilim insanlarının elleriyle aralandığında, İnebolu bütün Türkiye’ye şunu söyleyecek:

“Ben sandığınızdan çok daha eskiyim.”

Çünkü bazı tepeler sadece yükselmez…

Bazı tepeler, binlerce yıllık bir şehrin hafızasını taşır.