Bir ülkede kadın hakları tartışma konusu hâline gelmişse, mesele artık tek tek ihlaller değildir. Mesele, hak kavramının kendisinin aşınmasıdır. Çünkü haklar tartışmaya açıldığında korunmaz; pazarlık edilir. Türkiye’de kadınların yaşamı ve özgürlüğü uzun süredir tam da bu pazarlığın konusu hâline getiriliyor.
Kadınların maruz kaldığı şiddet çoğu zaman açık bir suç olarak değil, “nedenleri” olan bir sorun gibi ele alınıyor. Failler konuşulmadan önce toplumsal yapı, aile, kültür tartışılıyor. Böylece sorumluluk yer değiştiriyor. Şiddet, failin eylemi olmaktan çıkıp, şartların sonucuymuş gibi sunuluyor. Bu dil, yalnızca adaleti geciktirmiyor; adaletin yönünü değiştiriyor.
Bu noktada kadın hakları meselesi, dar bir başlık olmaktan çıkıyor. Çünkü bir kez “istisna” üretildiğinde, haklar hiyerarşik hâle geliyor. Bugün kadınlar için esnetilen bir ilke, yarın başka bir grup için askıya alınabiliyor. İnsan hakları böyle parçalanıyor: Yüksek sesle değil, sessiz kabullerle.
Toplumun verdiği tepki ise artık öfkeyle değil, yorgunlukla şekilleniyor. Bir haber daha düşüyor, birkaç cümle kuruluyor, ardından gündem değişiyor. Bu kayıtsızlık bilinçli bir tercih değil; alıştırılmanın sonucu. Sürekli tekrar eden ihlaller, zamanla “olağan” kabul ediliyor. Oysa hiçbir ihlal, tekrar ettiği için normalleşmez.
İnsan haklarının en temel ölçütü, en kırılgan olanın ne kadar korunabildiğidir. Kadınların güvende olmadığı bir yerde, hukuk yalnızca metinlerden ibaret kalır. Yasalar vardır ama işlemez; kararlar alınır ama uygulanmaz. Bu durumda haklar korunmuş olmaz, sadece ertelenmiş olur. Böyle bir tabloda suskunluk, yalnızca bir eksiklik değil; açık bir tutumdur.
Bu nedenle mesele yalnızca hukuki değil, açık biçimde siyasal bir meseledir. Hakları korumak bir tercih değil, bir yükümlülüktür. Kullanılan dil, kurulan cümleler, seçilen sessizlikler bu yükümlülüğün ne kadar ciddiye alındığını gösterir. Hak ihlalleri karşısında suskunluk, tarafsızlık değil; pozisyondur.
Türkiye’de kadınlar yeni bir hak talep etmiyor. Zaten var olan hakların hatırlanmasını istiyor. Bu hatırlatma rahatsız edici bulunuyorsa, sorun bu talepte değil; hakların anlamını yitirdiği bir düzenin varlığındadır.
İnsan hakları, yalnızca anayasada yazdığı için değil, her ihlalde yeniden savunulduğu için yaşar. Kadınların mücadelesi bugün bu ülkede insan haklarının ne kadar ayakta kaldığını gösteren en açık göstergedir. Bu gösterge görmezden gelindikçe güçlenmez; yalnızca hak kaybının ne kadar derinleştiğini açığa çıkarır.