Bir Yere Ait Olmamak

Eric Hoffer, Kesin İnançlılar kitabında şöyle yazar:
“Bir harekete körü körüne bağlanmanın temelinde, kişinin kendi hayatından duyduğu hoşnutsuzluk yatar.”

Türkiye’de siyaset yalnızca fikirleri değil, insanları da sınıflandırmayı seviyor. Bir yere ait değilseniz, mutlaka başka bir yere yakıştırılıyorsunuz. Çünkü bu ülkede “kendi başına durmak”, hâlâ en anlaşılmaz tutumlardan biri.

Uzun yıllar boyunca belirli değerlerle düşünmüş, bu değerleri bir parti kimliğiyle değil; bir ahlak, bir disiplin ve sorumluluk duygusuyla benimsemiş insanlar var. Onlar için mesele sloganlar değil; emek, liyakat ve tutarlılık. Ancak siyaset, bu farkı ayırt etmekle pek ilgilenmiyor. Çünkü aidiyet, düşünmekten daha kolay bir konfor alanı sunuyor.

İnsanların benzer durumlardaki ilk refleksleri genelde aynıdır: Etiketleme.
Kim nerede duruyor, kim hangi tarafta, kim “bizden”, kim değil.
Oysa düzen, aidiyetlerle değil, ehliyetle yürür. Kalıcılığı, rozetlerde değil; yetkin ellerde saklıdır.

Bir sabah, insanların beni anlamaya değil, tartmaya çalıştığını fark ettiğimde, siyasetin insan ilişkilerini nasıl sessizce dönüştürdüğünü anladım. Söylenenlerden çok, varsayımlar konuşuyordu. Bugünkü duruşumdan çok, başkalarının zihninde bana biçilen yer öne çıkıyordu.

Hoffer’ın işaret ettiği tam da budur: Kişi kendini bir fikrin içinde eritmek ister, çünkü birey olarak ayakta durmak zahmetlidir. Sorgulamak, tutarlılık gerektirir. Oysa bir grubun parçası olmak, insanı düşünme yükünden kurtarır. Bu nedenle “arasında” duranlar, her zaman rahatsız edicidir.

Tarih, bu rahatsız ediciliğin ilerletici bir güce dönüştüğü örneklerle doludur. Mustafa Kemal Atatürk, mevcut düzenin kalıplarına ait değildi; hatta o düzenin doğrularına inanmadı. Bir fikri miras olarak değil, aklın süzgecinden geçen bir sorumluluk olarak gördü. Ne bir cemaate sığdı ne de hazır doğrulara yaslandı. Onu dönüştürücü kılan da tam olarak buydu: Aidiyet değil, muhakeme.

İnsanların söylediklerinden çok geçmişleriyle yargılandığı bir iklimde, düşüncenin kendisi de donuklaşır. Oysa fikir dediğimiz şey, sabit bir kimlik değil; akılla şekillenen, zamanla olgunlaşan bir yolculuktur. Dünle bugünü yan yana koymadan, insanı anlamak mümkün değildir.

Bu iklim, özellikle kadınlar için daha dardır; çünkü düşüncenizden önce, duruşunuzdan önce, çoğu zaman ‘yeriniz’ sorgulanır. Ne söylediğinizden çok nerede durmanız gerektiği hatırlatılır. Aidiyetsizlik erkekler için şüphe uyandırırken, kadınlar için çoğu zaman bir ‘hata’ olarak görülür.Bunu en çok, konuşmam gereken yerde susmam beklendiğinde fark ettim.

Belki de bu yüzden bir yere ait olmamak, bir boşluk değil; bir sorumluluktur. Etiketlerin gürültüsünden uzak durmayı, düşüncenin yükünü omuzlamayı ve doğruyu kalabalıktan önce seçmeyi gerektirir. Herkesin bir tarafa çağrıldığı bir zamanda, kendi aklında kalabilmek hâlâ en zor ama en onurlu duruştur.