Milli Mücadele’nin en önemli dönüm noktalarından birisi, Mehmet Akif’in 5 Kasım 1920 tarihinde Kastamonu Nasrullah Camisi’nde irad eylediği meşhur vaazı olmuştur. O vaazın 103.yılı geride kaldı.
MİLLİ Mücadele’de hizmeti, sevdası ve gayreti unutulmayacaklar hatta kürsüye konulacaklar arasında; şehirlerde Kastamonu, şahıslarda Mehmet Akif özel bir yere sahiptir.

Milli Mücadele’nin damarı, hücresi, eli, ayağı olan Kastamonu; gerek din, vatan, bayrak, hürriyet sevdasında verdiği şehitleriyle, gerek İnebolu - Kastamonu - Ankara hattında üstlendiği misyonun sağladığı cephane ve insan gücüyle Kurtuluş’un savaşına can damarı olmuştur. Milli şairimiz Mehmet Akif ise ‘savaş cephede silahla kazanılır, edibler elinde kalemle destanlaşır’ sözünün gereğini yapan en büyük isimdir. Sadece yazdığı şiirlerle değil, Anadolu'yu karış karış dolaşarak, insanlarla konuşarak, vaazlar vererek, toplantılar yaparak üstü küllenmiş olan cihad ve mücadele ruhunu şaha kaldırmıştır.
Milli Mücadele'nin en önemli dönüm noktalarından birisi de Mehmet Akif'in 5 Kasım 1920 tarihinde Nasrullah Camii'nde irad eylediği meşhur vaazı olmuştur.

Açıksöz Gazetesi bu vaazı 4 Teşrinisani 1336 (4 Kasım 1920) tarihli nüshasında, Nasrullah Kürsüsünde başlığıyla ‘Yarın Cuma namazından evvel Sebilürreşad Başmuharriri Mehmet Akif Beyefendi tarafından Nasrullah Camii Şerifi’nde bir meviza irad buyurulacaktır’ cümlesiyle duyurmuştur.
5 Kasım 1920 tarihinde (ve tahminen sonrasındaki birkaç hafta) verilen vaaz, Eşref Edib tarafından not edilmiş ve Sebilürreşad Dergisi'nin 25 Teşrinisani 1336 (25 Kasım 1920) tarihli 464. sayısında yayımlanmıştır.
Önce Nasrullah Camisi’ni dolduran cemaatin yüreklerini yakıp, mücadele ruhunu şaha kaldıran Akif'in vaazı, Sebilürreşad Dergisinde yayımlanmasının ardından dalga dalga tüm Anadolu insanın şahlanmasına vesile olmuştur. Nasrullah Vaazının yayımlandığı sayı kısa sürede tükenmiş, ardından ikinci kez aynı sayının basılma ihtiyacı doğmuştur. Hatta ikinci baskının da tükendiği ve bir kez daha aynı sayının baskısının yapılacağı ifade edilmiştir. Mehmet Akif'in Nasrullah Vaazı öylesine bir etki oluşturmuştur ki, Mustafa Kemal Paşa, Akif, Kastamonu'dan Ankara'ya döndüğünde kendisine teşekkür etmiştir.
Diyarbakır el-Cezire Kumandanlığı tarafından da Diyarbakır Vilayet Matbaasında çoğaltılan Nasrullah Vaazı tüm cephelere ve doğu vilayetlerine dağıtılmıştır.
Peki bu vaazı bu kadar önemli kılan, bu vaaza tüm Anadolu’nun bu kadar ilgi göstermesini sağlayan nedir?
Elbette vaazın içeriği...
Peki bu vaazın içeriğini kaçımız biliyor? Kastamonu’da kıvılcımı çakılan ve Kastamonu’dan tüm Anadolu'ya dalga dalga yayılıp yürekleri şaha kaldıran bu meşhur vaazı kaç Kastamonulu bilmektedir? Kastamonu'nun kaç okulundaki öğrencilerimiz, geleceğimizin teminatları, yarınlarımızın aydınlık güneşleri Mehmet Akif'in Nasrullah Camisi’nde söyledikleri ile hemhal edilmiştir?
Mehmet Akif'in Nasrullah Camisi’nin kubbelerinde yankılanan sesinin bugün 100’üncü sene-i devriyesi... Ve yüz senedir güncelliğini yitirmeyen Akif’in sözleri...
NASRULLAH VAAZINDAN KESİTLER
HOCA KADRİ EFENDİ’DEN AVRUPALI DEĞERLENDİRMESİ
Dünya’da, Avrupalıları bihakkın anlayan ve anladığını da iki cümle ile hülasa edebilen bir Müslüman varsa, o da eazım-ı ümmetten fazıl, mağfur Hersekli Hoca Kadri Efendi merhumdur. Alem-i İslam’ın en fedakâr, en faziletli erkânından Mısır'lı Prens Abbas Halim Paşa bir gün musahabe esnasında demiş ki:
- Hoca Kadri Efendiyi zaten Mısır'dan tanırım. İrfanına, uluvv-i cenabına hayran olurdum. Bir aralık Fransa’ya uğramıştım. Paris'te ilk işim bu muhterem Müslümanı ziyaret etmek oldu. Kendisiyle biraz hoş beşten sonra dedim ki: “Hocam! Senelerden beri burada oturuyorsun. Şarkın, garbın ulumuna, fünununa cidden vakıf bir nadide-i fıtratsın. Yakinen gördüğün şeyler tabiidir ki tecrübeni, görgünü artırmıştır. Öğrenmek isterim, Avrupalıları nasıl buldun?”
- Paşa! Bu adamların güzel şeyleri vardır. Evet, pek çok güzel şeyleri vardır. Lakin şunu bilmelidir ki o güzel şeylerin hepsi, evet hepsi yalnız kitaplarındadır. Hakikat, Hoca merhumun dediği gibi Avrupalıların ilimleri, irfanları; medeniyetteki, sanayideki terakkileri inkâr olunur şey değildir. Ancak insaniyetlerini, insanlara karşı olan muamelelerini, kendilerinin maddiyattaki bu terakkileri ile ölçmek kat'iyyen doğru değildir. Heriflerin ilimlerini, fenlerini almalı fakat kendilerine asla inanmamalı, asla kapılmamalıdır.
Bunların bütün insanlara, bilhassa Müslümanlara karşı öyle kinleri, öyle husumetleri vardır ki, hiçbir suretle teskin edilmek imkânı yoktur. Sureta dinsiz geçinirler. Hürriyet-i vicdan diye kâinatı aldatıp dururlar. Hele biz Müslümanları, biz şarklıları taassupla itham ederler dururlar! Heyhat! Dünyada bir mutaassıp millet varsa Avrupalılardır. Gerçek, Avrupalılardan daha mutaassıp bir cemaat vardır ki, o da Amerikalılardır. Taassuptan hiç haberi olmayan bir millet isterseniz o da bizleriz.
ALMANLARIN RİCASI: MÜSLÜMANLARIN DA
İNSAN OLDUĞUNU MİLLETİMİZE ANLATIN!
Bilirsiniz ki, bizim Harb-i Umumi’ye girmemizden en çok müstefid olan bir millet varsa o da Almanlardı. Şunu ihtar edeyim ki, ben bu kürsüde Harb-i Umumi’ye girmek mi lazımdı, girmemek mi evla idi, girmeden durabilir miydik, biraz daha geç mi girmemiz muvafık idi? gibi meselelerin hiç birini mevzu-ı bahs edecek değilim. O benim sadedimin, salahiyetimin haricindedir. Ortada bir vak'a var ki biz Almanlarla birlikte olarak harbe girdik. Yüz binlerce şehit verdik. Yüz binlerce hanüman söndü. Milyonlarca saman kaynadı gitti. Şimdi Almanlar için ne lazım geliyordu? Ne yapacaklardı? Şüphesiz bütün dünyanın, bütün dünyadaki milletlerin kendilerine ilan-ı harb ettikleri bir zamanda böyle yegâne müttefikleri olan bizleri sinelerine basacaklar; bütün gazeteleriyle, bütün kitaplarıyla, bütün edipleriyle, bütün muharrirleriyle bizi alkış, teşekkür tufanları içinde boğacaklardı. Heyhat! Bu Umumi Harbin ilk senesinde ben mühim bir vazife ile Berlin'e gitmiştim. O aralık Alman hükümeti bize dedi ki:
Bizim meclis-i meb'usanımızdaki bilhassa Katolik meb'uslar kıyamet koparıyorlar. Almanlar gibi mütemeddin, mütefennin millet nasıl oluyor da Müslümanlar gibi, Türkler gibi vahşilerle ittifak ediyorlar? Bu bizim için zül değil midir? Diyorlar. Aman makaleler yazınız, eserler yazınız, biz onları Almanca'ya tercüme ettirelim. Ta ki, Müslümanlığın da bir din, Müslümanların da insan olduğu bunların nazarında tahayyün etsin. Almanya hükümeti haklıydı. Çünkü Alman milleti nazarında Müslümanlık vahşetten, Müslümanlarsa vahşilerden başka bir şey değildi. Onların gazetecileri, romancıları; hele müsteşrik denilip de şark lisanlarına, şark ulum ve fünununa, şark ahlak ve âdetine vakıf geçinen adamları mensup oldukları milletin efkarını asırlardan beri bizim aleyhimize o kadar müthiş bir surette zehirlemişlerdi ki, arada bir anlaşma, bir barışma husulüne imkân yoktu. Biz o sırada kendimizi onlara tanıtmak için tabii elden geldiği kadar çalıştık. Lakin tamamıyla muvaffak olduğumuzu asla iddia edemem. Heriflerin taassubu yaman! Kökleşmiş bir takım kanaatler hakkı görmelerine mani oluyor.
KUDÜS’ÜN DÜŞÜŞÜNÜ
KUTLAYAN AVUSTURYALILAR
Harb esnasında bilirsiniz ki Almanya imparatoru İstanbul’a gelmişti. Biz safderun Müslümanlar, Halife-i İslam’ın müttefiki sıfatıyla o misafire karşı nasıl hürmette, nasıl ikramda bulunacağımızı şaşırdık. Bu şaşkınlıkta o kadar ileri gittik ki, Darülhilafe’nin, yani İstanbul’un minarelerini kandil gecesiymiş gibi kandillerle donattık. Alman dostluk yurdu binası kurulacak denildi, bol keseden bir kaç camimizi heriflere peşkeş çektik. Ha, gelelim bizim bu gibi fedakârlıklarımıza karşı gördüğümüz mukabeleye. Kudüs-i Şerifi bizim elimizden gasb ettikleri zaman bu felaket, Harb-i Umumi üzerine büyük bir tesir ika etmişti. Yani Filistin cephesinin bozulması muharebe terazisini düşmanlarımızın tarafına iyice ağdırmıştı. Binaenaleyh müttefikimiz olan Almanlarla, yine Almandan başka bir şey olmayan Avusturyalıların bu işten bizim kadar müteessir olmaları icap ederdi.
Ey cemaati Müslimin!
İşe bakın ki, “Kudüs velev ki İngilizlerin eline geçmiş olsun, velev ki bu memleketin düşman eline geçmesi, bu cephenin bozulması yüzünden muharebe bizim hesabımıza gaib olsun, tek Müslümanların elinde, Türklerin elinde kalmasın da hasmımız da olsa dindaşımız olan İngilizlerin eline geçsin” diyerek, Viyanalılar şehrayin yaptılar. Evlerini donattılar. Bu maskaralığı men edip yakılan elektrik fenerlerini söndürünceye kadar Avusturya hükümetinin göbeği çatladı. Artık taassubun hangi tarafta, hürriyetin, müsamahakârlığın hangi tarafta olduğunu bu misallerle de anlamazsanız kıyamete kadar anlayacağınız yoktur.
AVRUPALILAR, AMERİKALILAR DİNSİZ Mİ?
Avrupalıları, Amerikalıları dinsiz derler. Size bir hakikat daha söyleyeyim mi?
Dünyada din ile en az mukayyet olan bir memleket varsa o da bizim memleketimizdir. Bugün cuma olduğu halde, Kastamonu’nun en şerefli bir camiinde görüyorsunuz ya kaç saflık cemaat bulunuyor!
Dünya’nın en mamur, en müterakki, en yeni memleketi olan Berlin'de pazar günü büyük kiliseler hıncahınç doludur. Hem kiliseleri dolduran cemaati avamdan zannetmeyin. Bütün kibarlar, zenginler, milletin münevver dediğimiz tabakasına mensup adamlar, temiz temiz giyinmiş halk bu cemaati teşkil eder. İngiltere’ye gidiniz, şayet cumartesi gününden etinizi, ekmeğinizi tedarik etmezseniz pazar günü aç kalırsınız. Çünkü kıyamet kopsa dini bir gün olan pazar günlerinde hiç bir dükkânı açtıramazsınız. İngilizler duasız sofraya oturmazlar, duasız sofradan kalkmazlar.
Rumeli zenginlerinden bir adam tanırım ki, ziraat tahsili için yetişmiş bir oğlunu Amerika’ya göndermişti. Çocuğun kendi ağzından işittim.
Diyordu ki:
- Memleketin acemisiyim, lisanlarını layıkıyla bilmiyorum. Newyork’ta bir otelde bulunuyordum. Gece canım sıkıldı, oturduğum odada bir piyano vardı. Azıcık şunu tıngırdatayım dedim. Sazın perdeleri üzerinde parmaklarımı hafifçe gezdiriyordum. Aradan iki, üç dakika henüz geçmemişti ki, odanın kapısına yumruklar inmeye başladı. Ne oluyoruz? diye kapıyı açtım. Bir de baktım ki otelcinin karısı hiddetinden ateş kesilmiş, bana alabildiğine sövüyordu. Karı benim ne barbarlığımı, ne saygısızlığımı, ne ahlaksızlığımı, hülasa hiç tutar bir yerimi bırakmadı. Meğer o gece Hıristiyanların eizzesinden, yani velilerinden birisinin gecesiymiş. O geceyi o veliye hürmeten ibadetle geçirmek icap edermiş! Piyano çalmak, maazallah küfür derecesinde günahmış!
Arttık karıya memleketin acemisi olduğumu, bu hatanın benden kastım olmaksızın sadır olduğunu anlatıncaya kadar akla karayı seçtim.
Ey cemaati Müslimin!
Bizim diyarda cuma namazı kılınırken tavla şakırtıları; sarhoş naraları duyulduğu nadir vak’alardan değildir, zannederim.
İNGİLİZ OYUNU
Size bir vak'a anlatayım: Mısır-ı ulyada dolaşıyordum. Orada aklı başında bir Müslümanla görüştüm. Bahsimiz İngiliz siyasetine intikal etti.
Dedim ki:
- Şaşıyorum. Onbeş milyonluk koca Mısır’da İngiliz askeri olarak pek az kuvvet gördüm. Nasıl oluyor da bu kadarcık bir iklim muhafaza edilebiliyor?
Bu sualim üzerine o zat dedi ki:
- İngiliz ricalinden biriyle samimi görüşürdük. Sizin aklınıza geleni ben de düşünmüş de herife demiştim ki:
- Günün, yahut senenin birinde Osmanlı hükümeti kırk, elli bin kişilik bir ordu tertib ederek Mısır’a sevk edecek olursa siz İngilizler ne yaparsınız?
- Hiçbir şey yapmayız. Müdafaa imkânı olmadığı için Mısırlarını kendilerine teslim eder çıkarız. Yalnız şurasını iyi biliniz ki, biz İngilizler hiçbir zaman Osmanlıların Mısır'a kırk bin kişi değil, kırk kişi sevk edebilecek derecede yakalarını, paçalarını toplamalarına meydan bırakmayız. Memleketlerinde bitmez, tükenmez mes'eleler çıkarırız. Onlar birbirleriyle uğraşmaktan göz açamazlar ki bir kere olsun Mısır'a dönüp bakmağa vakit bulabilsinler.
Ya ilâhî bize tevfikini gönder!
- Amin!
Doğru yol hangisidir, millete göster!
- Amin!
Ruh-i İslâmı şedaid sıkıyor, öldürecek
Zulmü te'dib ise maksad-ı muhibin gerçek,
Nâra yansın mı beraber bu kadar mazlûmîn?
Bigünahız çoğumuz yakma ilâhî!
- Amin
Boğuyor âlem-i İslâmı bir azgın fitne,
Kıt'alar kaynayarak gitti o girdab içine.
Mahvolan aileler bir sürü ma'sûmundur;
Kalan âvârelerin hali de ma'lumundur.
Nasıl olmaz ki tezelzül veriyor arşa enîn!
Dinsin artık bu hazin velvele yâ Rab!
- Amin!
Müslüman yurdunu her yerde felâket urdu;
Bir bu toprak kalıyor dinimizin son yurdu.
O da çiğnendi mi, çiğnendi demek şer'-i mübîn.
Hâksâr eyleme yâ Rab onu olsun!
- Amin!
Velhamdülillahi Rabbil Alemin.

(ERDAL ARSLAN)