Başlığı attım ama, hafızamda kalanların hangi cümleleri oluşturarak yazıyı tamamlayacağını inanın bilmiyorum...

Pek tabii ki bazen konu kendiliğinden akıyor ve ortaya inanılmaz güzel bir makale çıkıyor, bazen de hiç ilerlemiyor, belki ilham gelmiyor, belki de konu hakkındaki yetersizliğim ön plana çıkıyor ve yazı beklentilerin çok gerisinde kalabiliyor...

Evet; çocukluk ve Ramazan ayının birlikte kullanılacağı bir yazı için elli yıl öncesine gidelim o zaman...

Ailenin ilk çocuğu oluşum, çok küçük yaştan itibaren beni, Babamın en büyük yardımcısı konumuna sokuyor o yıllarda...

Önceliği okulun aldığı, arta kalan zamanımın Babamın işyerinde geçtiği ve gece 23 te dükkânı kapatışımızla eve girip verilen ödevleri yapma çabalarımın çocukluk yıllarıma ait hafızama kazınan yaşanmışlıklar olduğunu söyleyebilirim öncelikle...

Bu bir kaç cümleyle özetlemeye çalıştığım çocukluğum, babası esnaf olan her çocuğun muzdarip olduğu, fakat yapacak çok bir şeyin de olmadığı dönemi kapsıyor.

Yani çocukluğunu yaşayamayan bizler, okul dışında arta kalan zamanı oynayarak geçirmek yerine babalarımız hangi işle iştigal ediyorsa o işin çıraklığıyla geçen bir çocukluktan bahsetmek durumunda kalıyoruz. Tabii ki bu durum çok küçük yaştan itibaren iş hayatını, ticareti ve sorumluluk duygusunu öğrenmemiz açısından artı, çocukluğu istediğimiz gibi yaşayamama açısından eksi yazıyor...

Çocukluğumda ramazan ayının gelişi benim için sevinç ve mutluluğu beraberinde getirirdi. Çünkü dükkânımızın bir ay kapalı oluşu, çocukluğumu yaşamaya fırsat oluştururdu. Bir çocuk için bundan daha güzel ne olabilirdi? Zıplayıp hoplayacak, koşacak top oynayacak, yani enerjimi iş için değil de gerçek çocukluk için harcayacaktım...

Dükkan kapalıymış, bir ay ne yiyip içecekmişiz, ev kirası, dükkân kirası, bağkur, elektrik, su ve diğer giderler kimin umurundaydı...

Ben oyun derdindeydim. Keşke her ay ramazan olsa, ya da bu ramazan ayı hiç bitmese düşüncesi benliğimi kaplardı ramazan geldiğinde...

Evimizin bulunduğu sokaktı oyun alanımız, akşam ezanıyla patlayacak olan top atışının sesini dinlemek ve çıkan dumanı izlemek ise Ramazan ayının biz çocuklara armağanıydı sanki. Farklı gelirdi ve heyecanla beklerdik top atışını...

Sonra herkes evlerine girer, sokaklar bir iftar sessizliğine bürünürdü...

Canım Annemin sevgisini kattığı, birbirinden güzel yemeklerle donattığı iftar sofrası, bereketiyle ve maneviyatıyla ramazanın en özel anıydı ailemiz için...

Ramazan ayının olmazsa olmazı yumurtalı ve susamlı pideleri iftar soframızda hatırlıyorum da, hurma ve güllaç tatlısını nedense hatırlayamıyorum! Sanki bu iki ürünle sofralarımız gençlik yıllarımda tanıştı, öyle tahmin ediyorum...

Akşama kadar dayanamayacağımız mantığıyla öğlene kadar oruç tutturulan bir çocukluk geçirdik aslında pek çoğumuz...

Fakat çocukta olsak oruca ve oruçluya saygıyı öğrendik, ailece iftar saatini sofrada bekleyip, dualarla oruç açmanın mutluluğunu yaşadık. Ailece teravihlere gittik. Ramazanın manevi havasını soluyarak büyüdük...

Özellikle davul sesini duymak ve davulcunun söylediği manileri dinlemek için "anne beni sakın sahura kaldır" derdik.
Uykulu gözlerle davulcuyu beklemek farklı bir heyecandı biz çocuklar için...

Televizyonda izlemekten büyük keyif aldığımız Hacivat-Karagöz kukla oyunu, sadece Ramazan ayına özel bir programdı o yıllar...

Ulaşılamayan pek çok şey çocukken aşırı değerliydi. Her istediğimizi alamadığımız o yıllar sanki daha güzeldi...

Artık eski diye tabir ettiğimiz hiç bir şeyden aynı lezzeti almıyor, aynı duyguyu hissetmiyoruz.

Ramazanların kendine has manevi atmosferi kaybolmasın ve lâyıkıyla yaşayan nesiller yetişsin İNŞALLAH...

Bol bol dua edelim.