“Ölüm bizi çağıran sessizliğin sesidir, Dünyadaki koşunun kabirde bitmesidir.” demiş ve kaçınılmaz sona işaret etmişti Abdurrahim Karakoç…
Bitiyor arkadaşlar, bitiyor ömür…
Ne kadar zengin olsan, ne kadar çok yaşasan, yaş üstüne yaş da alsan; son tahlilde, geliyor o ıssız ölüm…

Akşam akşam; yine bir mesaj ve mesajda yine bir dostun ölüm haberi…
Çin’de Han Hanedanlığında evlatlık olarak büyümüş Japon asıllı bir kadim dost…
Osaka derdik ona…
Aynı yaşlardaydık,
Dertleşir, istişareler ederdik.
Kardeş/Brother derdi bana…
Geçen yaz ameliyat olmuştu ama gayet iyiyim demişti.
Fakat dediğim gibi;
Ölüm işte; nereden ve ne zaman geleceği hiç belli olmuyor.
Yaşa bakmıyor, sağlığa bakmıyor, sana bakmıyor-bana bakmıyor, dine-dile-milliyete bakmıyor; geldi mi geliyor ve alıp gidiyor!
Osaka, belki de dünyada zengin/varlıklı kategorisinde adı üst sıralarda geçen birisiydi ama öldü…
Adeta hoyratta söylenen gibi:
“Dünyasına dünyasına,
Güvenme dünyasına…
Dünya benim diyenin,
Dün gittik, dün yasına…”


Hepinizin bildiği gibi ben de biliyorum; hepimiz ölümlüyüz ve kaçınılmaz şekilde ölüyoruz ama bu yaşlara gelip; on yıllardır dostluk ettiklerim birer birer terk-i dünya edince biraz duygusallaşıyorum galiba…
Geçmiş bir film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden…
Neler neler yaşamıştık ve halbuki “ne hayallerimiz vardı daha…” demekten kendimi alamıyorum!
Ama bitti; dostluğu ölmese de dostum öldü ve dünya koşusunu kabirde bitirdi.
Bu anı yüzlerce kez yaşasak da, insan alışamıyor be…
Ölüm de, doğum kadar gerçek dense de ve bu realiteye “evet” desek de; macera-i hayatın ölüm etabı yine de zor geliyor be…
Hele de, beklenmedik ölüm var ya; duyunca, insanın üzerine kocaman bir taş ocağı devrilmiş gibi hissettiriyor!
İnsanın dilinden gayrı ihtiyari “Allah sıralı ölüm nasip etsin” mırıltısı dökülüyor ama öte yandan, yine ölümün kendisi oluyor sırayı bozan!
Sonra, “neye çalışıyorsun ki/neyin hırsındasın ki ey ölümlü insan” diyorum ama çok geçmeden de, acziyeti/hırsı/bitmeyen emelleri ile insanoğlunun böyle bir varlık olduğunu fark ediyorum.

Boş veresim geliyor her şeyi; böyle anlarda…
Birkaç gün geçiyor; ölene kadar yaşamak zorunda olduğumuz hayatın koşturmacasına hiç ölmeyecekmiş gibi daldığımı fark ediyorum yeniden…
Frenliyorum kendimi; hatırladığım dost ölümlerinden…
Gözlerim doluyor, içim yanıyor; olmasaydı sonumuz böyle diyorum ama tevekkül ve teslimiyet hissi galebe çalıp; çıkartıyor beni içine düştüğüm ölüm çıkmazından…

Adeta görünmez bir ses geliyor gaipten:
Peygamberimiz bile ölmedi mi ey Cengiz…
Bir anda silkiniyorum irkildiğim her şeyden…
Diyorum; artık Rabbimiz ne verdiyse ve ne kadar ömür biçtiyse…

Neyse,
Daha fazla uzatmayayım; hayat bu ve böyle işte. Belki daha nice kara haberler alacağız veya kara haberimiz ulaşacak belki de…
Dünya böyle; her canlı ölümü tadacaktır elbette…

Aziz dostum Osaka!
Erken gittin be yine de! Dostunu sensiz bıraktın!
Söylenecek, yazılacak çok şey var senin hakkında; farkındayım.
O kadar farklı, gizemli ve derin bir insandın ki; seni daha fazla anlatmak isterdim ama şu an yutkunamıyorum bile…
Sen şimdi öldün ya… Benden kurtulacağını sanma; en kısa zamanda kabrini ziyarete gelecek ve yine seninle sohbet edeceğim…
Nur içinde yat güzel insan, sevgili dostum!

Bir sonraki Bir Portre yazımızda buluşmak ümidi ile Allah'a emanet olun sevgili okurlar.